29 Temmuz 2009 Çarşamba

DENİZLİ’NİN İLÇELERİNDEN ÇARDAK’IN İDARî SERÜVENİ:
DENİZLİ’YE BAĞLANMASI VE İLÇE HALİNE GELMESİ

Yard. Doç. Dr. Tahir KODAL*

Kaynak: http://egitimdergi.pamukkale.edu.tr/makale/say%C4%B119/11-DEN%C4%B0ZL%C4%B0

ÖZET

Çardak, Büyük Menderes Vadisi’ni takip eden tarihî yol üzerinde bulunmaktadır. Günümüzde
Çardak’ın batı ile olan ulaşımını Denizli-Aydın-İzmir karayolu, doğu ile olan ulaşımını ise Afyon-Isparta-Burdur karayolu sağlamaktadır. Çardak, Batı Toroslardaki göller bölgesine dahildir ve buranın coğrafî özelliklerini yansıtır. Roma İmparatorluğu’nun yönetiminde kaldıktan sonra Çardak, 1207'de Anadolu Selçuklu Devleti’ne katılmıştır. Daha sonra da 1429 yılında Osmanlı Devleti’nin yönetimi altına girmiştir. Anadolu’da Mustafa Kemal (Atatürk) önderliğinde Millî Mücadele’nin başlamasından ve TBMM’nin açılmasından sonra Denizli 31 Mayıs 1920’te Aydın’dan ayrılarak bağımsız sancak haline getirilmiştir. Bu düzenlemede Çardak, Hanbat
ovasındaki diğer yerleşim yerleriyle birlikte Afyon ili sınırları içerisinde ve Dinar ilçesine bağlı olarak kalmıştır. Ancak, Çardak resmî anlamda Afyon’a bağlı olmakla birlikte, coğrafî konumu, sosyal ve ekonomik ilişkileri nedeniyle yüzü hep Denizli’ye dönük olmuştur. Bu nedenle Çardak, iktidardaki Şükrü Saraçoğlu hûkümeti tarafından 12 Aralık 1944 tarihinde Denizli’ye bağlanmıştır. Çardak, etrafındaki köylerle birlikte Honaz Nahiyesi’ne bağlandıktan ve belli bir süre buraya bağlı kaldıktan sonra, Hanbat Ovası’ndaki yerleşim yerleri içerisinde merkezî konumda bulunan Bozkurt Nahiyesi’ne bağlanmıştır. Fakat, Çardak sahip olduğu özellikler
nedeniyle giderek büyümüş ve 1 Nisan 1958 tarihinde ilçe haline gelmiştir.


Anahtar Kelimeler: Denizli, Çardak
ABSTRACT
The town of Çardak is located on the ancient road that goes along the Great Menderes Valley. Today,
Çardak’s connection to East is carried out by the Afyon-Isparta-Burdur free way and to West is by the Denizli-
Aydın-İzmir free way. The town belongs to the Lakes region in the Western Taurus and it reflects the
geographical characteristics of that region. After the Roman administration Çardak was added to the Anatolian
Seljuk State in 1207.Under the leadership of Mustafa Kemal Atatürk, after the beginning of the National
Struggle and opening of the Grand Turkish National Assembly, breaking away from Aydin, Denizli became an
independent sanjak on May 31, 1920. Meanwhile, Çardak, with some other residential places in the Hanbat
Lowland, had remained within the borders of the city of Afyon belonging to the town of Dinar. Even though
Çardak was a part of Afyon officially, because of its geographical location, social and economic relations Çardak
had always its face turned towards Denizli. For that reason it was joined to Denizli by the Şükrü Saraçoğlu
administration on December 12, 1944. Together with the surrounding villages it was first joined to the township
of Honaz; later on, it joined to the township of Bozkurt which was more centrally located among other
residential areas in the Hanbat Lowland. However, because of its own characteristics Çardak grew gradually and
became a town of its own on April 1, 1958.
Key words: Denizli, Çardak





GİRİŞ


Çardak’ın Denizli’ye bağlanması ve ilçe haline gelmesi hakkında bilgiler vermeden önce,
Çardak’ın adının kaynağından, coğrafî durumundan ve kısa tarihinden bahsetmekte yarar vardır.


Çardak adının kaynağı; Çardak adının kaynağını ilk olarak Maymun Dağı’nın eteğine, Acı
Göl’ün üzerine bugünkü Afyon sınırına gelen ve yerleşen Türklerin yaşam şekli belirlemiştir. Buradayaşayan Türklerin geçim kaynağını hayvancılık oluşturmuştur. Bu nedenle hayvancılıkla uğraşan Türkler hayvanlarını güneş ışığından korumak amacıyla evlerinin ön ve yan taraflarına “Çardak” denilen gölgelikler yapmışlardır. Bu nedenle çevredeki yerleşim yerlerinde yaşayanlar buraya “Çardaklı Köy” adını vermişlerdir. Böylece bu küçük yerleşim yerinin adı “Çardaklı Köy” olarak kalmıştır. Daha sonra yani; bugünkü yerleşim yerine heyelan, deprem gibi sebebi bilinmeyen bir nedenle gelindiğinde “Çardaklı Köy”deki köy ibaresi kaldırılarak,1 “Çardak” adı kullanılır olmuş ve günümüze kadar gelmiştir.


* Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
1 Çardak Şoförler, Esnaf ve Küçük Sanatkarlar Odası (ÇŞEKSO), Çardak Çevre Rehberi, Çardak, 1996, s. 14.



Çardak’ın coğrafî konumu; Denizli il merkezine elli sekiz kilometre uzaklıkta olan Çardak’ın
doğusunda Afyon’un Dazkırı ilçesi, batısında Bozkurt, kuzeyinde Çal, güney doğusunda Başmakçı, güneyinde ise Burdur’un Yeşilova ilçesi yer almaktadır. Çardak, İzmir-Menderes Vadisi’ni takip eden tarihî yol üzerinde olması nedeniyle hem geçmişte, hem de günümüzde ulaşım problemi yaşamamıştır. Günümüzde Çardak’ın batı ile olan ulaşımını Denizli-Aydın-İzmir karayolu, doğu ile olan ulaşımını ise Afyon-Isparta-Burdur karayolu sağlamaktadır. Çardak, Batı Toroslarda yer alan göller bölgesinde bulunup, buranın bütün coğrafi özelliklerini yansıtır. İlçe merkezinin denizden yüksekliği 850 m’dir. İlçe topraklarının yüzölçümü ise 235.867 km2 olup, arazisi de 4. Zamana ait alüvyon tabakalarından meydana gelmiştir. Yer yüzü şekilleri itibari ile düz ve sade bir yapıya sahiptir. Güneyde Söğüt sıra dağları ile kuzeyde Maymun dağları yer almaktadır ve yüksekliği 1733 m’dir.2 Güneydeki Kültü dağı ile Maymun dağı arasında yer
alan ve “Hanbat* Ovası” olarak bilinen ova Çardak’ın en büyük ovasıdır. Yaklaşık elli bin hektarlık bu ovada bir akarsu yoktur. Ancak, kuzeydeki Maymun dağından çıkan kaynak sularının oluşturduğu dereler kapalı havza durumunda olan Acı Göl’e dökülmektedir. Bu nedenle, Acı Göl Çardak’ın en büyük gölüdür. Yüzölçümü 156 kilometrekare olan ve Batı Toroslarda oluşmuş depresyonlar içinde yerleşmiş göllerden biri olan bu gölde suyun tuzlu ve acı olmasından dolayı canlı yaşamamaktadır.


Yaz aylarında sularının büyük bir bölümünü kaybeden bu gölün derinliği ise 1 veya 2 metredir.
Çardak, Akdeniz iklimi ile karasal iklimin geçiş bölgesinde bulunması nedeniyle yazları sıcak ve
kurak kışları ise soğuk ve yağışlıdır. Çardak’ta sıcaklık kışın -10 dereceye düşebildiği gibi yazın da 40 dereceye kadar çıkabilmektedir. Konveksiyonel yağışların çok fazla görüldüğü Çardak’ta yıllık yağış ortalaması 533 mm’dir. Çardak’ın 2000 yılı nüfus sayımına göre toplam nüfusu 11.236, merkez kasaba nüfusu ise 5.649’dur. Çardak’ın tarihçesi; Çardak’ta bilinen en eski yerleşim birimlerinden biri olan Gavur Kalesi, ilçenin kuzeyindeki Anava (Acı Göl) ve Hanbat (Çardak) ovasına hakim bir tepe üzerinde kurulmuştur. Savunması çok kolay, ele geçirilmesi çok zor olan dik bir tepe üzerinde kurulmuş olan bu kalenin kimler tarafından, hangi tarihte kurulduğu hakkında, arkeolojik çalışmalar yapılmadığı için sağlıklı bilgilere sahip değiliz. Ancak, eldeki bulgular bu kalenin Roma İmparatorluğu zamanında yapıldığı hakkında fikir vermektedir. Çardak’ta Romalılar tarafından kurulan ve bir kasaba büyüklüğünde olan Anava hakkında kesin bilgiler yoktur. Bu antik Anava şehrinin tarihî yol üzerinde Anava (Acı Göl) kenarında olduğu Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde dile getirilmekle birlikte, bu şehrin Maymun dağının eteğinde mi, yoksa Başmakçı tarafında gölün başlangıç noktasında mı, ya da Gemiş, Gölcük tarafında mı olduğu konusunda tam bir araştırma yapılmamıştır.3 Bu konu arkeolojik
çalışmalar sonrasında aydınlatılabilecektir.


Denizli'de Türkler ilk defa 1070 senesinde görünmeye başlamışlardır. Selçuklu Sultanı
Alparslan'a karşı isyan eden Selçuklu beylerinden Erbasganoğlu'nu yakalaması için görevlendirilen Afşin Bey asi Selçuklu beyini bulamayacağını anlayınca, süratle batıya doğru hareket ederek, zamanın büyük ve gelişmiş şehri Honaz’ı fethetmiştir (1070). Bu arada Denizli ve çevresi de Kutalmışoğlu Süleyman’ın maiyetindeki beyler tarafından fethedilmiştir.4 Ancak, bu fetih kalıcı olmamıştır. Denizli ve çevresi Bizanslılarla Türkler arasında 12.yüzyılın ortalarına kadar sürekli olarak el değiştirmiştir. Anadolu'nun Türkleşmesi açısından büyük öneme sahip olan 1176 yılındaki Miryakefalon (Kumdanlı) Savaşından sonra Türkmenler, Denizli sınırına yayılmışlardır.5 Bu tarihten itibaren Türk hakimiyeti, Denizli’nin doğu kısımlarında yerleşmeye başlamış ve devam eden tarihlerde ise Denizli çevresi Bizanslılar eliyle tahrip edilerek Türk hakimiyetine geçiş çabuklaştırılmıştır.


2 “Denizli”, Türkiye İller Ansiklopedisi, Cilt:I, İstanbul, 2005, s.319-320.
*Osmanlı dönemi Türkçesinde “Han-ı Abâd yani gelişmiş, müreffeh, büyük han” anlamına gelen Arapça tamlama, halk tarafından Türkçe’nin kuralı çerçevesinde Türçeleştirilmiş ve günümüz Türkçesi ile söylenir olduğundan, bundan sonra Hanbat olarak kullanacaktır.
3 ÇŞEKSO, a.g.e., s.15-16.
4 Tuncer Baykara, Denizli Tarihi (1070-1429), II. Kısım, İstanbul, 1969, s.13.
5 Tuncer Baykara, a.g.e., s.20-21.



Çardak’ın fethedilmesi de bu süreçte gerçekleşmiştir. Bizans ordusunun Burdur’u ele
geçirmesi ve Isparta yakınlarına kadar ilerlemesi üzerine Selçuklu Sultanı, Osman Bey ve Hüsamettin Bey komutasındaki bir orduyu bölgeye göndermiştir. Bunların komutasındaki Türk birlikleri Satırlar, Karaağaç (Acıpayam) Ovası, Karaatlı, Gençali ve Çivril Gümüşsuyu Kasabası sınırları içerisindeki Düzbel’i, Bayındır, Gölcük, Beylerli, Cumalı, Köpekbeli ve Çambaşı Köyü fethedilmiştir. Buraların ele geçirilmesinden sonra Mahmut ve Seyyid Bey komutasındaki Türk birlikleri Hanbat (Çardak) Ovası’nı Bizanslılardan tamamen temizledikten sonra, Bozkurt üzerinden Baklan’a doğru hareket etmişler, sonra da Çivril ve Çal bölgesinin fethine girişmişlerdir.6 Böylece bu dönemde Çardak Türklerin eline geçmiştir.


Denizli dolayısıyla Çardak, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra Bizanslıların
eline geçmekle beraber diğer Türkmenlerin de yardımıyla, 1207’de Anadolu Selçuklu Devleti’ne kesin olarak katılmış ve vali olarak Esede’d-din Ayaz atanmıştır.7 Çardak’ın da içinde bulunduğu Denizli ve çevresinin Anadolu Selçuklu Devleti’nin eline geçmesiyle Türkleri yenilgiye uğratarak, Anadolu’dan atmak ve Hıristiyanlık için önemi büyük olan Kudüs’ü ele geçirmek amacıyla yapılan haçlı seferleri sırasında Çardak, Büyük Menderes Vadisi’ni takip eden tarihî yol üzerinde bulunması nedeniyle, II. Haçlı Seferi (1147-1148) sırasında Türk-Haçlı mücadelelerinin yaşandığı bir yer olmuştur.8 Anadolu Selçuklu Devleti’nin 1243 Kösedağ savaşında Moğollara (İlhanlılar) yenilmesiyle birlikte Denizli ve yine Çardak, bağımsız davranmaya başlayan Türkmenlerin yönetimine geçmiştir.9 Türkmenler beyleri arasındaki ihtilafları iyi değerlendiren İlhanlılar tarafından, Ali Bey Denizli'ye "bey" 10 olarak atanmıştır.


Denizli ve çevresindeki Türkmen beylerinin zayıf durumlarından faydalanan Germiyan
Oğulları, Denizli ve çevresini yine aynı şekilde Çardak’ı 1288’de yönetimleri altına almışlardır.
Germiyanoğulları Beyliği, Kütahya merkez alınarak kurulmuş, İç Batı Anadolu'da geniş bir alanı
kaplamıştır. Bu nedenle, Denizli ve çevresi de Germiyanoğullarına bağlı İnançoğullarının denetimi altında kalmıştır.11 Germiyanoğullarının Denizli ve çevresindeki egemenliği, Germiyanoğullarının Osmanlı Devleti'ne ilk olarak bağlandığı 1391 yılına kadar devam etmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin çöküşünden sonra, Anadolu’da başlayan karışıklıklar 14. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür.Osmanlı Beyliği'nin 1299 yılında kurulması ve güçlenmeye başlamasıyla, Anadolu'nun tümünde değilse bile önemli bir bölümünde bağımsız beylikler ortadan kalkmaya, siyasal ve sosyal ortam, bütünlük kazanmaya başlamıştır.12
Osmanlı Beyliği'nin büyüyüp “gaza politikası” ile güçlenmesi ile birlikte, Anadolu'nun
siyasal birliği konusunda da çalışmalar başlatılmıştır.13 Bu çalışmalar sonunda Denizli'nin de içinde bulunduğu Kütahya sancağı evlenme yolu ile Osmanlı topraklarına katılmıştır. I. Murat’ın 1389 yılında Kosova savaşında öldürülmesinden sonra Denizli ve çevresi Karamanoğulları başta olmak üzere diğer beylikler tarafından işgal edilmiştir. Fakat Yıldırım Bayezit, Candaroğlu Süleyman Paşa’nın da yardımıyla, Denizli'yi 1391 yılında fethetmiş,14 böylece şehir ilk defa Osmanlılara geçmiştir. Yıldırım Bayezit’in yenilgisiyle sonuçlanan Ankara savaşından sonra Denizli, önce Timur tarafından, daha sonra da Timur’un Anadolu’yu terketmesiyle, Germiyanoğullarınca 1403 yılında egemenlik altına alınmıştır.15 Böylece Denizli'deki ilk Osmanlı hakimiyeti sona ermiştir. Fakat, Denizli üzerindeki Germiyan egemenliği önce 1411’de Karamanoğullarınca, sonra da 1429 yılında Osmanlılarca ikinci kez ortadan kaldırılmıştır. Bu tarihten itibaren Denizli ve çevresi dolayısıyla Çardak, Cumhuriyet dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin yönetimi altında kalmıştır.


6 Tuncer Baykara, a.g.e., s.20-21.
7 Kemal Şakir, Denizli Tarihi, İstanbul, 1927, s.20.
8 Tuncer Baykara, a.g.e., s. 19.
9 Kemal Şakir, a.g.e., s. 20-21
10 Erdoğan Merçil, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Ankara ,1993, s.308.
11 M. Çetin Varlık, Germiyan Oğulları Tarihi (1300-1429), Ankara, 1974, s.19.
12 Paul Wittek, Osmanlı Devletinin Doğuşu ve Oğuz Beyleri, (Çev. Fahriye. Arık), İstanbul, 1947, s.83.
13 Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, Ankara, 1991, s. 87-88.
14 Tuncer Baykara, a.g.e., s.41.
15 Tuncer Baykara, a.g.e., s.41.



Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’nı kaybetmesi ve Mondros Mütarekesi’ni
imzalamasından sonra, Türk toprakları emperyalist devletler tarafından Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesi gerekçe gösterilerek işgal edilmiştir.16 Bu nedenle, Türk milleti Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır. Yunanlılar İngilizlere vermiş olduğu sözü tutmak, “Şark
Meselesi”*ni yani Türk sorununu çözüme kavuşturmak ve kendi rüyalarını gerçekleştirmek macıyla, Denizli’nin Buldan v.b. yerlerini yani Kuzey-Batı taraflarını barbarca kendi yönetimleri altına almışlardır.17 Ancak, Denizli Merkez de dahil olmak üzere Çardak Yunanlılar tarafından işgal edilmemiştir. İşgal edilmemesine rağmen Çardak da Denizli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’ne her türlü desteği vermiş ve Millî Mücadele’de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yanında yer almıştır.


A-ÇARDAK’IN DENİZLİ’YE BAĞLANMASI


Çardak’ın Denizli’ye bağlanması konusunu açıklamadan önce Çardak’ın da içinde bulunduğu
Denizli’nin idare tarihi üzerinde durmakta yararlar vardır. Antik coğrafyaya göre büyük bir kısmı Frigia; güney batısındaki bir kısım yeri de Karia kıtaları üzerinde bulunan Denizli toprakları, Bizanslılar devrinde Anatolica theması’*na dahil olmuştur. Bizanslıların yönetiminde bulunan Denizli’ye Türklerin gelmeye başlamasıyla (1075) bu idarî birimde parçalanmalar meydana gelmeye başlamıştır. İkinci Türk fethi sırasında da “uç vilayeti” konumuna gelmiştir.18
XIII. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Selçuklu. uç vilayeti olan Denizli, “Ladik
Serleşkerliği” haline getirilmiştir. Denizli Serleşkerliği’nin ilk valisi hakkında kesin bir bilgi yoktur. Denizli Vilayeti'nde yönetimin başı olarak, sırasıyla Seyfeddin Karasungur, Erdoğan Atabek görev yapmışlardır. Daha sonra Denizli ve çevresindeki Türkmenler yönetime hakim olmuşlardır.19 Antalya ve Kütahya arasındaki topraklara sahip olduğu düşünülen Denizli Vilayeti, (Tonuzlu) özellikle İlhanlılar zamanında büyük önem kazanmıştır. XVI. yüzyılın ilk yarısında Denizli ve çevresinde yaşayan Türkmenler belli bir birlikten uzak halde yaşamışlardır. Bu durumda Denizli ve çevresindeki idarî yapılanmanın çeşitlilik arz etmesine yol açmıştır. İrili ufaklı beyliklerin oluşmasına sebep olmuştur. Denizli merkezindeki İnançoğulları Beyliği’nden başka, Germiyanoğulları Beyliği,


16 Ergun Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I, İzmir, 1994, s.108, 139-141.
* Şark meselesi, 9 Ekim 1815 Viyana Kongresi’nden kalma uluslararası bir siyasî kavramdır. Bu kavram,
Napolyon Bonapart’ın altüst ettiği Avrupa haritasına yeniden bir düzen vermek amacıyla toplanan bu
uluslararası toplantıda, özellikle de Rus delegeleri tarafından, Osmanlı Devleti’ndeki gayr-ı müslim azınlıkların
durumlarına dikkat çekmek amacıyla kullanılmıştır. Ancak, Emperyalist Avrupa Devletleri, her ne zaman kendi çıkarları söz konusu olduğunda ve bu çıkarlarını gerçekleştirmek için bir kamuoyuna ihtiyaç duyduklarında, ne zaman Haçlı zihniyeti ile hareket etme gereği ortaya çıktığında, derhal bu kavramı gündeme getirmişlerdir. Bu kavramı kullanarak, Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmak, devleti azınlıklar aracılığı ile yıkmak, Türkleri önce Balkanlar’dan, sonra Anadolu’dan atmak ve daha sonra da geldikleri Orta Asya bozkırlarına geri göndermek amacını gütmüşlerdir.
Bu konuda bkz. Bayram Kodaman, “Şark Meselesi ve Tarihî Gelişimi”, Tarihî Gelişmeler İçinde Türkiye’nin Sorunları Sempozyumu (Dün- Bugün- Yarın), Ankara, 1992, s. 58-59. Albert Sorel, Meseley-i Şarkiyye, (Terc. Yusuf Ziya), İstanbul, 1911, s. 6.; Cevdet Küçük, “Şark Meselesi HakkındaÖnemli Bir Vesika”, Tarih Dergisi, İstanbul, 1979, Sayı: 32, s. 607.; Matthew Smith Anderson, Doğu Sorun1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, (Çev.: İdil Eser), İstanbul, 2001.
17 Tahir Kodal, Atatürk Döneminde Denizli (1923-1938), Ank. Üni. Sos. Bil. Enst., Basılmamış Yüksek Lisans
Tezi, Ankara, 1996, s. 16-17.



* Bizans İmparatorluğu’nda bir eyaletin topraklarında üstlenmiş askerî birliğe verilen addır. Bu terim 7.
yüzyıldan sonra Anadolu’ya saldıran Araplara karşı tampon işlevi gören büyük askerî bölgeler için de
kullanılmıştır. Thema örgütlenmesi İmparator Herakleios döneminde (610-641) başlamıştır. 7. Yüzyılda 4 tema varken, bu sayı 11. yüzyılda 38’e yükselmiştir. Bizans İmparatorluğu’ndaki bu thema yani Osmanlı
Devleti’ndeki “Tımar Sistemini” andıran bu sitemin çözülmesi imparatorluğun sonunu getiren en önemli
nedenlerden biridir. Bu konu hakkında daha geniş bilgi için bkz. “Thema”, Anabritannica Genel Kültür
Ansiklopedisi, Cilt:29, İstanbul, 1994, s. 410.
18 Tuncer Baykara, a.g.e., s. 51.
19 Tuncer Baykara, a.g.e., s. 51.


Hamidoğulları Beyliği, Tavas Beyliği’nin Menteşeoğulları Beyliği’ne katılmasıyla Menteşeoğulları
Beyliği Denizli toprakları üzerinde varolmuştur.20


Denizli ve çevresi Osmanlı Devleti’nin yönetimine geçtiği yıllarda (1429), toprakları
Germiyanoğulları Beyliği, Menteşeoğulları Beyliği ve Hamidoğulları Beyliği’nin yönetimi altındaydı. Bu üçlü idarî durum, Osmanlı Devleti’nin Eyalet ve organizasyonu ile dolaylı olarak devam etmiştir. Yani Germiyanoğulları'nın yerini Anadolu Eyaleti Kütahya Paşa Sancağı, Hamidoğulları'nın yerini Hamid Sancağı, Menteşe Beyliği’nin de yerini Menteşe Sancağı almıştır.21 Osmanlı Devleti’nin oluşturmuş olduğu, Eyalet Sistemine dayalı bu idarî yapı XIX. yüzyıla kadar (1864-1867) devam etmiştir.


Denizli merkez kazası Osmanlı eyalet sistemi içerisinde diğer bölge merkez kazaları gibi
Kütahya Paşa Sancağı’na bağlı olmuştur. Uzun yıllar boyunca Eyalet Sistemi ile idare edilmiş olan Osmanlı idarî teşkilatında, 1864 yılında değişiklikler yapılmaya başlanmıştır. 8 Kasım 1864 tarihinde uygulamaya konulan Vilayet Nizamnamesi ile Osmanlı Devleti idarî yapısı; Vilayet, Sancak (Liva), Kaza, Nahiye ve Köy olarak çeşitli birimlere ayrılmıştır.22 1864 Vilayet Nizamnamesi uyarınca, dört tane sancağın kendisine bağlanmasıyla Aydın vilayeti oluşturulmuştur. 1884 yılında yapılan yeni bir düzenleme ile Denizli Sancağı da İzmir, Saruhan (Manisa), Aydın, Menteşe (Muğla) Sancakları’ndan sonra beşinci sancak olarak, Aydın vilayetine bağlanmıştır.23 Denizli’nin 1884 yılında sancak merkezi olarak Aydın’a bağlanması ile aynı yıl Çal, 1888 yılında Acıpayam, 1893 yılında da idarî değişiklikle Sarayköy, Buldan ve Tavas, Denizli
Sancağı(livası)’na bağlanmıştır. Bu bağlantılardan sonra Denizli Sancağı, Aydın Vilayeti’ne bağlı bir “mutasarrıflık” konumuna getirilmiştir.24 Osmanlı Devleti zamanında Denizli Sancağı, tekrar idarî bir değişiklik yaşayarak 1910 yılında “bağımsız mutasarrıflık” haline getirilmiştir. Denizli Sancağı 1910- 1921 yılları arasında ikinci sınıf mutasarrıflık olarak kalmış,25 ve bu süre içerisinde herhangi bir idarî değişiklik yaşamamıştır.


Türk milleti Anadolu’nun hemen hemen her tarafını işgale başlayan emperyalist güçlere karşı
1919-1922 yılları arasında çok büyük bir mücadele vermiş ve kahramanlıklar göstermiştir. Mustafa Kemal’in önderliğinde düşmana karşı varoluş mücadelesi verilirken, aynı zamanda yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temelleri de Ankara’da atılmaya çalışılmıştır. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu tarihten sonra inisiyatifi eline alarak, yeni devletin siyasî, sosyal, idarî ve askerî bakımdan izleyeceği siyaseti, Mustafa Kemal’in istekleri doğrultusunda belirlemeye başlamıştır.26 İşte bu günlerde yani 31 Mayıs 1920’te Denizli, T. B. M. M.’nin almış olduğu bir kararla, yani Tokat ve Amasya sancaklarının Sivas ilinden; Malatya sancağının Mamuretülaziz (Elazığ) ilinden ayrılmasının kararlaştırılmasıyla Aydın’dan ayrılarak bağımsız bir sancak haline getirilmiştir.27 Denizli’nin bağımsız sancak haline getirildiği bu düzenlemede Çardak, Hanbat ovasındaki diğer yerleşim yerleriyle birlikte Afyon ili sınırları içerisinde ve Dinar ilçesine bağlı olarak kalmıştır.


Mustafa Kemal tarafından devletin siyasî, sosyal, idarî ve askerî bakımdan izleyeceği siyaseti
öngören takrir (önerge) 13 Eylül 1920 tarihinde T.B.M.M.’ne verilmiştir. T.B.M.M.’nin 13 Eylül 1920 tarihindeki toplantısında okunan bu program, dört ay geçtikten sonra Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, yani Türk Devleti’nin ilk anayasası olarak kabul edilmiştir.28 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen yeni


20 Tuncer Baykara, a.g.e., s. 52.
21 Tuncer Baykara, a.g.e., s. 53.
22 İlber Ortaylı, Türkiye İdarî Tarihi, Ankara, 1979, s. 290.
23 Necmi Ülker, “20. Yüzyılın Başında Denizli Sancağı”, Merkez Efendi Sempozyumu Bildirileri, Denizli, 27-
29 Haziran 1988, Manisa, 1989, s. 165-167.
24 Necmi Ülker, a.g.m., s. 167.
25 Tarhan Toker, Denizli İli Kültür Hayatı, Denizli 1992, s. 5.
26 Hamza Eroğlu, Türk İnkılâp Tarihi, İstanbul, 1982, s. 276.
27 T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya:73-4, Fon Kodu: 30..18.1.1, Yer No: 1.2..4.
28 Hamza Eroğlu, a.g.e., s. 276.



anayasa ile T.B.M.M. Hükümeti Sancak ve Liva idarelerini ortadan kaldırmıştır.29 T.B.M.M., Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci anayasasını 20 Nisan 1924 tarihinde kabul etmiştir. Bu Teşkilat-ı Esasiye
Kanunu’nun 89. maddesi Türkiye’nin yeni idarî taksimatını ortaya koymuştur. Buna göre yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin idarî taksimatı için şöyle denilmektedir: “Türkiye coğrafî vaziyet ve iktisadî münâsebet nokta-i nazarından vilâyetlere, vilâyetler kazâlara, kazâlar nahiyelere münkasemdir (ayrılmıştır), ve nahiyeler de kasaba ve köylerden terekküp eder(oluşur).”30 Böylece, Türkiye illere, iller ilçelere, ilçeler nahiyelere (kasabalara), kasabalar da köylere ayrılmıştır. Buna göre idarî taksimatın en küçük birimini köyler oluşturmuştur.
Denizli’de bu kanun çerçevesinde idarî taksimatıyla ilgili olan eksikliklerini büyük ölçüde
1924 yılında tamamlamıştır. Gerek nüfus sayımları ve gerekse coğrafî konumları nedeniyle, önceki yıllardan itibaren, Denizli ile irtibatlı olan yerleşim yerleri, öncelikli olarak Denizli’nin idarî
birimlerini meydana getirmişlerdir.31 Bu oluşum sürecinden sonra Denizli’de, merkez ilçeyle birlikte altı tane ilçe ortaya çıkmıştır. Bunlar; başta merkez ilçe olmak üzere, Acıpayam ilçesi, Buldan ilçesi, Çal ilçesi, Sarayköy ilçesi ve Tavas (Davas) ilçesidir. Ayrıca 15 Nisan 1925’te yapılan yeni bir değişiklikle Çivril ilçesi ve onun Homa, Işıklı nahiyeleri ile yaklaşık 45 köyü Denizli’ye bağlanmıştır.32 İşte yukarıda saymış olduğumuz, yani coğrafî, sosyal ve kültürel nedenlerden dolayı, Çardak da belli bir süre sonra Denizli’ye bağlanacaktır.


Çardak, idarî olarak Afyon’a bağlı olmakla birlikte, ekonomik, ticarî, sağlık, sosyal ve kültürel
yönlerden Denizli ile sürekli ilişki içerisinde olmuştur. Bu nedenle, Çardak’ta bulunan yerel
yöneticilerin önderliğinde Çardaklılar, Çardak’ın Afyon’un Dinar İlçesi’nden ayrılarak Denizli’ye
bağlanması için girişimlerde bulunmuşlardır. Bu nedenle Çardak, Bozkurt, Avdan (Mahmudiye veya Hamidiye), Tutluca, Başçeşme, Moran, Gemiş ve Orta Mahalle köyleri temsilcileri hem Denizli, hem de Afyon valilikleri ne baş vuruda bulunarak yukarıdaki sekiz köy ve bunlara bağlı olan mahalleriyle birlikte Denizli Merkez İlçesi’nin Honaz Nahiyesi’ne bağlanmak istediklerini resmen bildirmişlerdir.Bu resmî başvurularında “Afyon Vilayeti Dinar Kazasına bağlı Çardak, Bozkurt, Avdan (Mahmudiye veya Hamidiye), Tutluca, Başçeşme, Moran, Gemiş ve Orta Mahalle köyleri; 1733 rakımlı Maymun ve 1800 rakımlı Beloluk dağları ve Acıgöl ile Dinar’dan tabiatan ayrılmıştır. Bu köyler Denizli’ye 42-57, Dinar’a ise 56-67, Afyon’a 180 klm. uzakta bulunmaktadırlar, Afyon’a kış mevsiminde yalnız tren yolu ile bağlı olmalarına mukabil Denizli’ye yaz, kış demir ve karayolu ile bağlı oldukları gibi kısa ve emin bir halde Menderes vadisinden muntazam araba yolu ile de bağlı bulunmakta ve bu itibarla iktisadî ilgileri de temamile Denizli’ye müteveccih (yönelik) bulunmaktadır. Hususî Muhasebece idare edilen
Denizli Hastanesi’nin yakın olan bu köylerin hastalarını kabul edememesi sıhhi bakımdan ayrıca
mahzur teşkil etmekte ve halka ıztırap vermektedir.”33 denilerek, Çardak’ın Denizli’ye bağlanma gerekçelerini ortaya koymuşlardır.


Çardak ve diğer köylerin bu başvuruları, Afyon ve Denizli valiliklerinin hem idare
heyetlerinde, hem de genel il meclislerinde görüşülmüş, yukarıdaki nedenler geçerli görülmüş ve adı geçen bu köylerin Denizli’ye bağlanması kararlaştırılmıştır. Bu durumu resmi yazı ile Dahiliye
Vekaleti (İçişleri Bakanlığı)’ne bildirmişlerdir.


İçişleri Bakanlığı’nın konuyu incelemesi ve yukarıdaki gerekçeleri haklı bulması üzerine
bağlanma isteği yerinde görülmüş ve işlemler 4025 sayılı kanunun (d) fıkrasına uygun bulunmuştur.


Konunun İçişleri Bakanlığı’nda karara bağlanmasından sonra Çardak’ın Honaz Nahiyesi’ne
bağlanması hakkındaki İçişleri Bakanı Hilmi Uzan imzasıyla 12. 12 1944 tarihinde bir kararname
hazırlanmıştır. Kararname iki maddeden oluşmuştur. Birinci maddesinde, “Afyon Vilayeti’nin Dinar Kazası’na bağlı Çardak, Gemiş, Bozkurt, Moran, Başçeşme, Tutluca, Avdan ve Orta Mahalle köyleriyle bu köylere bağlı mahalleler Denizli Vilayeti Merkez Kazası’nın Honaz Nahiyesi’ne


29 Suna Kili-A.Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri., Ankara, 1985, s. 91-93.
30 J. Deny, “Sancak Maddesi”, İslam Ansiklopedisi, Cilt: X, İstanbul, 1993, s. 189.
31 Tahir Kodal, a.g.t., s.51.
32 T. C. D. V., Cumhuriyetin 15. Yıl Dönümünde Denizli, Denizli, 1938, s. 14.
33 T. C. B. C. A., Fon Kodu: 30/11/ Belge No: 172/ 36/3



bağlanmıştır”34 denilerek, Çardaklıların bu isteğinin kabul edildiği kesin bir ifadeyle ortaya
konulmuştur. Hazırlanılan bu kararname Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun imzasına sunulmuştur. Sükrü Saraçoğlu da bu kararnameyi aynı gün imzalayarak, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün onayına göndermiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü kararnameyi kısa bir süre sonra yani 15 I. Kanun (Aralık) 1944’te onaylayarak Başbakanlığa geri göndermiştir.35 Böylece tüm Çardaklıların özlemini çektikleri Denizli’ye bağlanma isteği gerçekleşmiştir.


B- ÇARDAK’IN İLÇE HALİNE GELMESİ


Çardak etrafındaki köylerle birlikte Honaz Nahiyesi’ne bağlandıktan sonra belli bir süre
buraya bağlı kalmıştır. Daha sonra ise Hanbat Ovası’ndaki yerleşim yerleri içerisinde merkezî
konumda bulunan Bozkurt Nahiyesi’ne bağlanmıştır. Ancak, Çardak köyü belli bir süre sonra konumu itibariyle Bozkurt Nahiyesi’nden daha büyük ve önemli hale gelmiştir. Bu büyüme ve gelişme belli bir süre sonra da Çardak’ın ilçe haline gelmesini sağlayacaktır.


Çardak’ın ilçe haline gelmesi Türkiye’de çok partili hayata geçişten ve Demokrat Parti’nin
iktidara gelmesinden sonra gündeme gelmiştir. İktidardaki Adnan Menderes Hükümeti, “Hükümet hizmetlerinin halka daha faydalı olabilmesi ve bu hizmetlerin halkımızın yanına ve yakınına götürülmesi gibi ulvî (yüce) bir gayeye matuf”36 bir kanun teklifi hazırlatmıştır. İçişleri Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu bu kanun teklifi “Yeniden 64 kaza kurulması ve İzmir vilâyetine bağlı Kuşadası kazasının Aydın vilâyetine bağlanması hakkında kanun layihası” şeklindedir ve Çardak da kurulması düşünülen altmış dört ilçe içerisinde yer almıştır. Hazırlanılan teklif önce 24 Mayıs 1957’de Bakanlar Kurulu’nda kabul edilmiş. Ardından Başbakan Adnan Menderes imzasıyla 25 Mayıs 1957’de T. B. M. M. Başkanlığı’na sunulmuştur. Teklif T. B. M. M. İçişleri ve Bütçe Komisyonları’nda görüşülerek 28 Mayıs 1957’de kabul edilerek T. B. M. M. Başkanlığı’na geri gönderilmiştir.37 Kanun Teklifi T. B. M. M.’inde 19 Haziran 1957’de görüşülmüş ve Çardak’ın niçin ilçe haline getirileceği milletvekillerine açıklanmıştır. Buna gerekçe olarak ilk önce; “Denizli vilâyetinin merkez kazasının Bozkurt Nahiyesi ‘ne bağlı 1142 nüfuslu olan Çardak köyünde halen Toprak Mahsülleri Ofisi ve ambarları ile , inhisarlar, PTT şubeleri jandarma karakolu ve asfalt pisti, bir askerî hava alanı olup, Çardak köyü bu bölge köylerinin istasyonu olmakla beraber Yeşilova ve Tefenni kazaları köylerinin transit merkezi vaziyetinde olduğundan mahsulâtlarını bu istasyondan ihraç etmekte ve bu suretle ekonomik bir varlık göstermektedir.”38 denilerek, Çardak’ın diğer köylere oranla daha fazla gelişmiş olması, konumu nedeniyle sivil ve askerî devlet yatırımlarının buraya yapılmış olması, ticaret hayatının canlı ve merkezi konumunda olması gösterilmiştir.


İkinci neden olarak; “Bölge köyleri vilâyet merkezine 35-75 km. uzakta olmalarına karşı
Çardak merkezine 5-30 km. mesafede bulunmaktadırlar.”39 denilerek, bulunduğu köyler ile ulaşımının hem yakın, hem de kolay olması ortaya konulmuştur.


Üçüncü etken olarak; “Çardak’ın tatlı bir sathı mail üzerinde kurulu ve tazyikli su tesisâtına
sahip bulunması ve kanalizasyona müsait bir kuruluşta bulunması”40 yani şehirleşmeye uygun olması ifade edilmiştir.

34 T. C. B. C. A., Fon Kodu: 30/11/ Belge No: 172/ 36/3
35 T. C. B. C. A., Fon Kodu: 30/11/ Belge No: 172/ 36/3
36 T. B. M: M. Zabıt Ceridesi, Cilt: 20, Ankara, 1957, s. 19-20.
37 a. g. e., s. 47.
38 a. g. e., s. 20.
39 a. g. e., s. 20.
40 a. g. e., s. 20.


Dördüncü neden olarak; “İstikbalde Denizli’nin hava istasyonu vazifesini de görebilecek üstün
vasıfları taşıması”, yani Çardak’ın hem yurt içi, hem de yurt dışı hava taşımacığı yükünü ve görevini üstlenecek olması gösterilmiştir.

Son neden ise; “Halkın bu hareketlerini daha yakından takip ve kontrol etmek…”41 olarak
ifade edilmiş ve bu nedenlerden dolayı Çardak’ın ilçe yapılması gerektiği ortaya konulmuştur.
T. B. M. M.’inde yapılan görüşmelerden sonra hükümetin altmış dört yerleşim yerini ilçe
yapılması teklifi, görüşmeler sırasında yapılan yeni eklemeler ile yetmiş sekiz yerin ilçe yapılması kararlaştırılmış, kanun “Yeniden 78 kaza kurulması ve İzmir Vilayeti’ne bağlı Kuşadası kazasının Aydın vilâyetine bağlanması…” şeklinde 19 Haziran 1957’de kabul edilmiş ve 27 Haziran 1957’de Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.42

Bu kanunun birinci maddesi kurulacak olan yetmiş sekiz ilçenin 1 Nisan 1958-1 Nisan 1960
yılları arasında kurulmasını karara bağlamış, hangilerinin ne zaman veya hangi zamana kadar
kurulmasına açıklık getirmiştir. Buna göre Çardak ilk ilçe olacak yerleri gösteren 1/A cetvelinde yer almış ve 1 Nisan 1958 tarihinde kurulması kararlaştırılmıştır.43 Bu nedenle Çardak’ın bu tarihte ilçe haline geldiğini söyleyebiliriz. Bu kanun gereği olarak, Denizli Merkez İlçesi’nin Honaz Nahiye’sinden Sapaca, Çal İlçesi’nin Baklan Nahiyesi’nden Hamidiye, Hayrettin ve Mecidiye köyleri alınmak suretiyle Çardak Köyü aşağıda adları yazılı olan köyleri içine alan 12 615 toplam nüfuslu bir ilçe olarak 1 Nisan 1958’de kurulmuştur.44

ÇARDAK

Merkez Nahiyesi ve Bağlı Köyler Bozkurt Nahiyesi ve Bağlı Köyler
Ayvaz Bozkurt (Nahiye Merkezi) (Kasaba)
Çatlı Avdan
Gemiş Başçeşme
Gölcük Beylerli
Cumalı
Çambaşı
İnceler (Kasaba)
İncelertekkesi
Moran
Sazköy
Söğütköy
Tutluca
Sapaca
Hamdiye (Hamidiye)
Hayrettin
Mecidiye
Tablo:145
Bu tablodan da anlaşıldığı üzere ilçe haline getirildiğinde Çardak’ın, 1 nahiyesi, 2 kasabası, 18
köyü vardır. O tarihte dahi bazı ilçeleri göz önüne aldığımızda idarî açıdan Çardak’ın küçük ama,
yukarıdaki nedenlerden dolayı geleceğinden ümitli olunan bir ilçe olarak kurulduğunu söylemek
mümkündür.
41 a. g. e., s. 20.
42 T. B. M. M. Kavanin Mecmuası, Devre:X, İctima: 3, Cilt:39, Ankara,1957, s. 117.
43 a. g. e., s. 1117., İçişleri Bak. İller İda. Gen. Nüd., Mülkî İdare Bölümleri, Ankara, 1968, s. 26.
44 a. g. e., s. 1150.
45 a. g. e., s. 1150.; Düstur, Üçüncü Tertip, Cilt: 38, II. Kısım, Ankara, 1957, s.1611-1612.

SONUÇ
Büyük Menderes Vadisi’ni takip eden tarihî yol güzergahında olan ve coğrafî konumu
itibariyle önemli bir yer işgal eden Çardak’ın Afyon’un Dinar İlçesi’nden ayrılarak Denizli’ye
bağlanması son derece isabetli bir karar olarak söylenebilir. Bu durum anayasamızda yer aldığı
şekliyle sosyal devlet olmanın bir gereği olarak bireylere iyi hizmet verilmesi, devlet-vatandaş
ilişkileri açısından sonsuz yararlar sağlamıştır. Yine aynı şekilde, bu anlayış içerisinde bu hizmetlerin daha iyi ve etkin bir şekilde halka sunulması amacıyla idarî sistemde değişiklik yapılarak, Çardak’ın ilçe haline getirilmesi de buranın sosyal, kültürel, ekonomik ve ticari açıdan sıçrama yapmasını sağlamıştır. Ancak, Çardak’ın ilçe olması için ileri sürülen gerekçelerin tam anlamıyla gerçekleştiğini söylemek bugün için mümkün değildir. Çünkü; Denizli şehir merkezi özellikle Özal Hükümeti’nin takip etmiş olduğu serbest piyasa ekonomisi sonrasında tekstil sektöründe sıçrama yapmış, hem Denizli’nin ilçeleri, hem de tüm Türkiye için çekim gücü oluşturmuştur. Bu nedenle, Çardak’ta yaşayanlar yakın olması nedeniyle iş, eğitim v.b. nedeniyle Denizli’ye gitmişlerdir. Bunun için Çardak düşünülen büyüklüğe ve gelişmişliğe bir türlü ulaşamamıştır. Fakat, bu fırsat kaçmış değildir. Çardak, bu duruma ulaşabilme sansına ve kapasitesine hâlâ sahiptir. Burada bulunan hava limanı ve organize sanayi, Türkiye’nin ekonomik büyümesine paralel olarak, canlanma ve gelişme imkanını her zaman için elinde tutmaktadır.

KAYNAKÇA

“Denizli”, Türkiye İller Ansiklopedisi, Cilt:I, Milliyet Yayınları, İstanbul, 2005
“Thema”, Anabritannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Cilt:29, Ana Yayıncılık, İstanbul, 1994.
ANDERSON, Matthew Smith, Doğu Sorunu 1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme,
(Çev.:İdil Eser), İstanbul, 2001.
AYBARS, Ergun, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I, İzmir, 1994.
BAYKARA, Tuncer, Denizli Tarihi (1070-1429), II. Kısım, İstanbul, 1969.
Çardak Şoförler, Esnaf ve Küçük Sanatkarlar Odası, Çardak Çevre Rehberi, Çardak, 1996.
DENY, J., “Sancak Maddesi”, İslam Ansiklopedisi, Cilt: X, İstanbul, 1993.
Düstur, Üçüncü Tertip, Cilt:38, II. Kısım, Ankara, 1957.
EROĞLU, Hamza, Türk İnkılâp Tarihi, İstanbul, 1982.
KÖPRÜLÜ, Fuad, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, Ankara, 1991.
İçişleri Bak. İller İda. Gen. Nüd., Mülkî İdare Bölümleri, Ankara, 1968.
KİLİ, Suna-A.Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Ankara, 1985.
KODAL, Tahir, Atatürk Döneminde Denizli (1923-1938), Ank. Üni. Sos. Bil. Enst., Basılmamış Yüksek
Lisans Tezi, Ankara, 1996.
KODAMAN, Bayram, “Şark Meselesi ve Tarihî Gelişimi”, Tarihî Gelişmeler İçinde Türkiye’nin Sorunları
Sempozyumu (Dün- Bugün-Yarın), Ankara, 1992.
KÜÇÜK, Cevdet, “Şark Meselesi Hakkında Önemli Bir Vesika”, Tarih Dergisi, Sayı:32, İstanbul, 1979.
MERÇİL, Erdoğan, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Ankara, 1993.
ORTAYLI, İlber, Türkiye İdarî Tarihi, Ankara, 1979.
ŞAKİR, Kemal, Denizli Tarihi, İstanbul, 1927.
SOREL, Albert, Meseley-i Şarkiyye, (Terc. Yusuf Ziya), İstanbul, 1911.
T. B. M. M. Kavanin Mecmuası, Devre:X, İctima:3, Cilt:39, Ankara, 1957.
T. B. M: M. Zabıt Ceridesi, Cilt:20, Ankara, 1957.
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya:73-4, Fon Kodu: 30..18.1.1, Yer No: 1.2..4, Fon Kodu: 30/11/
Belge No:172/ 36/3
T. C. D. V., Cumhuriyetin 15. Yıl Dönümünde Denizli, Denizli, 1938.
TOKER, Tarhan, Denizli İli Kültür Hayatı, Denizli, 1992.
ÜLKER, Necmi, “20. Yüzyılın Başında Denizli Sancağı”, Merkez Efendi Sempozyumu Bildirileri, Denizli,
27-29 Haziran 1988, Manisa, 1989.
VARLIK, M. Çetin, Germiyan Oğulları Tarihi (1300-1429), Ankara, 1974.
WİTTEK, Paul, Osmanlı Devletinin Doğuşu ve Oğuz Beyleri, (Çev. Fahriye Arık), İstanbul, 1947
.

30 Aralık 2008 Salı

ÇARDAK AĞZININ BAZI ÖZELLİKLERİ.

İsmail Hakkı SAYIN
Genelde Türkmen ağızlarını, özelde de Çardak ağzını farklı kılan en önemli özellik, bazı kelimelerin telaffuzları ve vurgulamalarıdır. Söyleniş biçimlerini bazı özel işaretlerle yazıya dökmek mümkün olduğu halde, vurguları yazı ile ifade etmenin imkânı yoktur. Vurgular ancak dinlenerek kavranabilir. Ve ancak bir yöre ağzını bu şekilde taklit etmek mümkün olabilir.
Çardak ağzını da özel kılan bazı kelimelerin söyleniş biçimidir. Fiil çekimleri de Çardak ağzına özgüdür.

Çardak ağzı, Doğu Anadolu Türkçesinin özelliklerin taşır. Aşağıda da görüleceği üzere gerek fiil çekimleri, gerekse bazı kelimelerin söyleniş biçimleri bu görüşümüzü desteklemektedir. Örnek vermek gerekirse, Batı Anadolu ağızlarında, “peynir” denilirken, Doğu Anadolu ve Azerbaycan Türkçesinde “pendir” denilmektedir. Bu kelimelerle kastedilen nesne aynı, söyleniş farklıdır. Hatta kelimeler farklıdır. Yine, Batı Anadolu, “yıldız” derken, Doğu Anadolu ve Azerbaycan “ıldız” demektedir. Çardakta da bu söyleniş biçimi halen muhafaza edilmektedir. Bunun sebebini Çardak halkının tarihinde aramak icap eder. Akkoyunlu Türkmenlerinin tarihlerinde aramak icap eder. Bilindiği üzere Akkoyunlu devletinin yıkılışından ve akabinde Diyarbakır’ın Osmanlılarca fethinden sonra bölgede bulunan Akkoyunlu bakiyesi Türkmen Toplulukları, “Bozulus” adı altında teşkilatlandırılmıştır. Bu Teşekkülün yaklaşık yüz yıl sonra Batı Anadolu’ya göç etmesi ile Batı Anadolu’da konar göçer Türkmen toplulukları ve bilahare Türkmen köyleri görülmeye başlamıştır. Çardak Türkmenleri de bu teşekkülün mensuplarıdırlar. Konuştukları Türkçe de bundan dolayı Doğu Anadolu Türkçesi özellikleri taşımaktadır.

Çardak ağzının özelliklerini kavrayabilmek için, bu ağzın bazı hususiyetlerinden bahsetmek yerinde olacaktır.

Yıldız, yıldırım, yüz (surat anlamında) gibi bazı kelimelerde “y” sesi düşer. Kelime,
“ıldız, ıldırım, üz” vb. şeklinde söylenir.

Genizden gelen (n) sesi halen muhafaza edilmektedir. Bu sesi bu günkü alfabemizde i-
ifade eden bir harf bulunmamakla birlikte, Osmanlı alfabesinde, üzerinde üç nokta bulunan
“kef” harfi ifade etmekte idi. Ör;

1. Deniz, Yeni, Don (buz anlamında), Yalnız, Gen (yabani ot bürümüş tarla). Çelen, Ya-
naz. Bu kelime ler deki “n” sesleri genizden telaffuz edilir.

2. İkinci tekil ve ikinci çoğul şahıslarla ilgili ifadelerdeki “n” sesleri de genizden telaffuz
edilir. Bu takdirde “n” den bir önceki ünlü ses uzatılarak telaffuz edilir. Ör:

Geliyniz (Geliyorsunuz), Ohuynuz (okuyorsunuz), yazıynız vb.

Kökeni Türkçe olmayan ve “L”, “R” sesleri ile başlayan kelimelerin başına, ses uyumuna
göre istisnasız, ı, i, u, ü sesleri getirilir. Bu Takdirde kelimelerin söylenişleri şu şekli
alır;


İrecip; (Recep),

Iramazan; (Ramazan),

İremzi; (Remzi),

İlistir; (Roster, çelik veya bakır süzgeç anlamında),

İlaan; (Leğen),

Üleş; (leş)

Urum; (Rum)

Örüzger; (rüzgâr)

3. “b” ile başlayan kelimelerde ikinci ünsüz ses “n “ ise; kelime başındaki “b” sesi yumuşayarak “m” sesine dönüşür. Ör; Ben: Men, Boncuk: Muncuh, binmek: minmek vb.

4. Bazı kelimelerde ifadeyi kuvvetlendirmek için ortadaki ses şeddeli olarak telaffuz edilir. Ör; Sakız: Sakgız, Eşek: Eşşek, Sakal: sakgal, vb.

5. “ğ” sesi üzerine basarak telaffuz edilmez. Bu harfin geçtiği kelimelerdeki “ğ” sesi bir önceki sesli harfin uzatılması şeklinde telaffuz edilir. Ör: Dağ: daa, Geleciğik: geleciik (geleceğiz anlamında, fiil çekimi) vb.

6. Genel kural olmamakla birlikte bazı kelimelerdeki “u” sesi “ı” sesine dönüşür. Ör;
“yumurta: “yımırta”, hamur; "hamır" kelimelerinde olduğu gibi.

7. Kelime başında bulunan “d”, “g” gibi sesler, bazı kelimelerde sertleşerek “t” ve “k”
seslerine dönüşürler. Örnek: Giyim: kiyim, göynek: köynek, geyik: keyik, dikmek: tikmek, dökmek: tökmek, vb.


Biz, farklı bulduğumuz söyleyiş biçimlerini (telaffuzlarını) İstanbul Türkçesi ile karşılaştırarak vereceğiz. Ki, okuyucu kıyaslama imkânı bulabilsin, bizden sonraki nesiller de atalarının Türkçe’yi nasıl konuştuklarını anlayabilsinler.

Kelimenin Çardak Ağzı Söylenişi: İstanbul Ağzı Söylenişi :

Pendir, Peynir.

Pambıh, Pamuk.

Ürek, Yürek

Böğrek, Böbrek

Gurşah, Kuşak

Terevzi, Terazi

Ildız, Yıldız

Ildırım, Yıldırım

Üz, Yüz (Surat anlamında)

Eşgi, Ekşi

Gohuh, Kokmuş

Orasbı, Orospu

Fadıma, Fadime

İmmaanı, Ümmühan

Meemet, Mehmet

Ehmet, Ahmet

Alı, Ali

Arzı, Arzu

Irızgı, Rızık

Fatmaa’nim, Fatma Hanım

Hanim, Hanım

Anşa, Ayşe

İriyza, Raziye




FİİL ÇEKİMLERİ

Çardak Ağzı İstanbul Ağzı

1. Geçmiş zaman;

İstanbul ağzı ile hemen hemen aynı olan bu çekimde, yalnızca ikinci çoğul şahıs çekimi Çardak ağzına has özellik gösterir. Bir başka özellik de, ikinci tekil ve ikinci çoğul şahıs eki olan “n” sesinin genizden telaffuz edilmesidir.

Geldim, Geldim
Geldin, Geldin
Geldi, Geldi

Geldik, Geldik
Geldiiz, Geldiniz
Geldiler, Geldiler


Bu Çekim şekli Çardak ağzına özgüdür. Azerbaycan şivesindeki “gelibem, gelibsen vb.”
şeklindeki çekim ile aynı anlamdadır. Azerbaycan şivesindeki “b” sesi, Çardak ağzında “k” se- sine dönüşmüştür. “di” li geçmiş zaman çekiminden farkı, daha yakın bir geçmiş zamanı ifade etmesidir.

Geliğem -
Geliksen -
Gelik -

Geliyk (kullanılmaz) -
Geliksiz -
Gelikler -


2. Şimdiki zaman;

İstanbul ağzındaki “…yor” eki, Çardak ağzında “y” sesine düşmüştür.

Geliyem, Geliyorum
Geliyn, Geliyorsun
Geliy, Geliyor

Geliyk, Geliyoruz
Geliyniz, Geliyorsunuz
Geliyler, Geliyorlar.


3. Gelecek zaman;

Geleceem, Geleceğim
Geleceen, Geleceksin,
Gelecek, Gelecek

Geleciik, Geleceğiz
Geleceeniz, Geleceksiniz
Gelecekler, Gelecekler

4. Geniş Zaman

Gelirem, Gelirim
Gelirsen, Gelirsin
Gelir, Gelir

Gelirik, Geliriz
Gelirsiiz, Gelirsiniz
Gelirler, Gelirler.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Çardak Köyünde Yerleşim ve İlk Yapılar

ÇARDAK KÖYÜNDE YERLEŞİM VE İLK YAPILAR

Söylentilere bakılırsa, bugünkü Çardak’ın bulunduğu yerde yapılan ilk ev, Topaloğulları (diğer adıyla Koltukçulu) sülalesinin atası olan Hacı İsmail Ağa’nın oğlu Hacı İbrahim Ağa tarafından yaptırıldığı söylenen, iki katlı ve her katında tek oda bulunan hanay tipi basit bir evdir. Bu bina koltukçulu çeşmesinin yaklaşık 20, 30 metre kadar güney ilerisinde idi. Bu ev, binanın banisi olan Hacı İbrahim Ağa, geride mirasçı bırakmadan öldüğünden, kardeşi Veli Ağa’ya, onun da en küçük oğlu olan ve “Kör Ese” olarak bilinen İsa Üret’e ve sonra oğlu Hacı Şükrü Kaya’ya intikal etmiş, adı geçenin vefatından sonra da varisleri tarafından 1995 Yılında da yıktırılmıştır.

Yaklaşık 150 sene kadar ayakta kaldığını tahmin ettiğimiz bu binanın Çardak’ta inşa edilen ilk bina olduğu yolundaki rivayetler bize pek inandırıcı gelmemektedir. Çünki 1750’lerden sonra köy haline gelen Çardak, ahalisinin yüz yıl sonra dahi içinde yaşayacağı bir ev inşa etmeyi akıl edemeyip çadırda yaşamayı sürdürmesi bize pek mantıklı gelmemektedir. Bu insanlar, şüphesiz içinde barındıkları bazı evler inşa etmişlerdi, ancak inşa edilen bu konutlar konargöçer yaşam biçimini sürdüren ailelerin ihtiyacına göre ve derme çatma denilebilecek türden basit yapılar olsa gerektir. Nitekim bu tür yapılara ait bir kalıntı da günümüze intikal etmemiştir. Bu konuda elde herhangi bir belge bulunmadığından, tek dayanak, nesilden nesile nakledilen rivayetlerdir ki, doğruluğu hayli kuşkulu da olsa içinde bir miktar hakikat payı bulunduğunu düşünüyoruz. Konu bilimsel olarak araştırıldıkça hakikat ortaya çıkacaktır.

Bahsettiğimiz bu evin çevresinde, Hacı İsmail Ağa’nın çocukları da sonraki yıllarda evler yaptırmışlardır. Bu evler, ilk yapılan eve nazaran biraz daha kullanışlı olup üslup bakımından da olgunlaşmıştır. Hanay tarzında yaptırılan bu evlerin alt katları yazın dahi oldukça serin, loş ve ge-niş mekânlardır. Genellikle, un, bulgur, tarhana, peynir, yağ gibi erzakın depo edildiği büyük birer kiler mahiyetindedir. Üst kat ise, genellikle iki oda, hayat ve çıkartma gibi bölümlerden oluşmaktadır. Odalardan biri oturulup kalkılan sürekli yaşam alanı olarak kullanılmakta, diğeri ise, misafir odası olarak kullanılmaktadır. Hanay evlerin önlerinde oldukça geniş birer avlu bulun-makta, avlunun etrafı da, içerisi görülmeyecek yükseklikte avlu duvarı ile çevrilmektedir. Ahır, samanlık, ekmek evi gibi, bu tür evlerin mütemmim cüzlerinden sayılabilecek yapılar da avlunun içerisine belli bir plan dâhilinde inşa edilen kullanışlı ama oldukça basit yapılar olarak göze çarpmaktadır. Evlerin girişleri hep avludan yapılmaktadır. Sokaktan avluya giriş ise, büyük ve küçük-baş hayvanlar ile araba girişlerine izin verecek büyüklükte yapılan “koca kapı”lardan yapılmaktadır. Evlerin yönü hep kıbleye doğrudur. Büyük Hacı Mehmet Ağa’nın evi, Hacı Ö-mer, Hacı Ahmet ve Hacı Yahya Ağaların evleri ile Ali Ağanın oğlu Hüseyin Ağanın evleri ha-nay türü evlerin olgunlaşmış örneklerinden sayılabilir.

ÇARDAK'TA GÜNDELİK HAYAT

ÇARDAK’TA GÜNDELİK HAYAT

Çardak halkı, köken itibariyle konargöçerlikten gelme bir halk olmasına rağmen yerleşik hayata çok çabuk intikal etmiştir. Bugün, yaşlılarla yaptığımız sohbetlerde, göçebe hayatına dair hafızalarda pek fazla bir hatıra bulamadık. Yalnız yaşlı bir kadından sohbet esnasında “Kumalı Yaylası” adını işitmiştik. Çocukluk çağımızda geçen bu sohbette adı geçen yaylanın, konu ile ilgili kaynakları araştırdıkça, Çölabad Türkmenlerinin mazilerinde önemli bir yere sahip olduğunu gördük. İleride ayrıntılarıyla irdeleyeceğimiz bu konuyu bırakıp asıl mevzua dönelim.

Çardak halkı geçimini bugün tarım ve hayvancılıktan sağlayan bir halktır. Eskiden hayvancılığın daha baskın olduğunu söylemek mümkündür. Bundan yaklaşık elli sene öncesine kadar mevsimine göre dağlarda ve ovalarda çok sayıda koyun keçi sürüleri vardı. Hatta “öğrek” denilen bir de at sürüsü mevcut idi. Bu at sürüsü, harman ve çift sürme işleri bittikten sonra kış boyunca kendi kendine otlaması için halkın kırlara bıraktığı atlardan oluşuyordu.

Hanbat ovası veya Hanbat kırı, yer üstü ve yeraltı su kaynaklarının kıtlığından dolayı sulu tarıma izin vermez. Tahıl üretimi yapılır. Kısıtlı bir bölgede yeraltı sularından faydalanılarak pancar gibi sanayi bitkilerinin de tarımı yapılmaktadır. Ayrıca, maymun dağı eteklerindeki uygun topraklarda bağcılık ve kavun karpuz ziraati de yapılmakta idi. Burada geçmiş zaman sigası kullanıyoruz, çünki bu bitkilerin ziraati yakın zamana kadar yapılmakta idi. Son zamanlarda bağcılık ve bostancılık ziraatı ekonomik olmadığından adeta terk edilmiştir. Tahıl ziraati ise halen yapılmaktadır.

En az kırk yıl öncesine kadarki gündelik hayat, hatırladığımız veya yaşlıların bize anlattıklarına göre şöyle idi;

Haziran ortalarında başlayan harman işleri eylül ayı başlarında nihayete erer, bundan sonra kış hazırlıkları başlardı. Bu işler arasında bina bakımı, yani evlerin ahırların yıkık dökük yerlerinin tamiri, duvarlar ile toprak olan dam üstlerinin sıvanması, yıl boyunca tüketilecek unun, Beylerli veya Kaklık civarındaki su değirmenlerinde öğütülmesi, tarhana, bulgur, nişasta yapımı, bağ bozumu ve pekmez yapımı sayılabilir.

Harman kaldırıldıktan yani harman işleri bitirildikten sonra, önce unluk ve bulgurluk buğday ayrılır, elendikten sonra, mahalle çeşmelerinde veya Çardağın yukarı kesiminde bulunan ve “yortu” denilen mevkiindeki su ile yıkanır, kurutulur, çuvallanırdı. Bulgur yapımı için özellikle eylül ayının serinliği tercih edilirdi. Çünkü kaynadıktan sonra güneşe kuruması için serilen buğdayın, yakıcı ağustos güneşinde kavrulması istenmezdi. “Değirmenlik” de tabir edilen unluk buğday, uygun bir günde at veya öküz arabaları ile genellikle Beylerli köyünde bulunan su değirmenlerine götürülerek öğütülürdü. Genellikle diyoruz, bu değirmenlerin aşırı kalabalığından dolayı Kaklık civarında bulunan su değirmenlerine de gidilirdi.

Değirmene gelenler, bir günden bir haftaya kadar sıra beklemeyi göze alırlardı. Bu süre zarfında evlerden getirilen kumanyalar ile iaşe olunurdu.

Çardakta bağcılığın ticari amaçla yapıldığını söylemek mümkün değildir. Genellikle her ailenin ihtiyacına göre birkaç dönümlük bağı vardı. Bu bağlar, Çardağın batısında, dağdan ovaya doğru tatlı bir eğimle uzanan kumlu arazide bulunmakta idi. Bağ bozumu, başka yerlerde olduğu gibi şenlik havasında yapılmaz, genellikle her aile kendi bireyleri ile topluca bu işlemi gerçekleştirirdi. Bağ bozumuna çıkılırken evde de pekmez kaynatma işleminin tüm hazırlıkları bitirilmiş olurdu. En az bir hafta önceden pekmezin kaynatılacağı ocaklar ve kazanlar ile şıranın çıkarılacağı düzenek hazırlanmış olur, bağlardan arabalarda sepetler içerisinde getirilen üzümler doğrudan şıranın çıkarılacağı hatılların içerisine boşaltılır ve burada ailenin genç bireylerince çiğnenerek ezilirdi. Ezme işlemi ile şıra alınır ve sonra da üzümün posası, sirke yapılmak üzere su ile karıştırılarak küplere konurdu..Bağ bozumu ve pekmez kaynatma işlemi bir aileyi bir hafta ile on gün meşgul ederdi.

Hasat işleri bitirildikten sonra sıra ev ve ahırların bakımına gelirdi. Bu da ailelerin bir haftalık zamanlarını alan işlerdendi.

Çardak evlerinin inşaat malzemesi taş, toprak ve ahşaptır. Evler “yer ev”, “hanay ev” gibi iki türdedir. Yer evler, adından da anlaşılacağı üzere tek katlı, genellikle iki odalı ve toprak örtülü idi. Hanay evler ise iki katlıdır. Alt katı, un, bulgur, fasulye, nohut, tarhana vb. kışlık erzakın mu-hafaza edildiği geniş ve oldukça serin mekânlardır. Hanay evlerin üst katlarında iki oda bulunur. “Hayat” ve Çıkartma” adı verilen bölümleri vardır. Her odada bir ocak bulunur. Bu ocaklar ye-mek pişirme amaçlı olarak kullanıldığı gibi kışın da ısıtma amaçlı olarak kullanılırmış. Kulanı-lırmış diyoruz, çünkü soba, yirminci yüzyıl başlarında kullanılmaya başlanmış.

Yer ev olsun, hanay ev olsun, bunların temelleri, toprak seviyesinin en az bir metre yukarısına kadar taşla, bunun üzeri ise kerpiçle örülürdü. Duvarlar, yaklaşık üç buçuk dört metre yükseklik-tedir, bunun üzerine de uygun uzunluk ve kalınlıkta, yekpare ve tercihan ardıç kütükleri duvardan duvara belli aralıklarla uzatılır, kütüklerin üzerine de “pardı” denilen ve yine ardıç kütüğünden u-zunlamasına dilinmiş kalaslar ara vermeden sıralanırdı. Pardıların üzerine de, kovalık denilen yerden biçilen nispeten sert ve dayanıklı bir bitki türü “kova” otu serilir, bunun da üzerine killi toprak yayılarak, loğ ya da Çardak’daki ismiyle “yurgu” taşı gezdirilerek toprak sertleştirilirdi. Bu işlem, yağmur yağdığında damın akmaması için her sene tekrarlanırdı. İşte bina bakımı bu idi. Bu işlem bittikten sonra sıra iç duvarların sıvanmasına gelirdi ki bu, kadınlara mahsus bir iş idi. Kerpiç yapımında veya dam örtmekte kullanılan toprak, demiryolunun ova tarafında kalan meralardan kazılarak arabalarla getirilirdi. Bu toprağın özelliği hiç kum içermemesi ve iyi balçık vermesi idi. Bu topraktan yapılan çamurun içine, kuruduğunda çatlamaması için saman konurdu. Sıva için kullanılan toprak iki çeşit idi. Duvarların sıvanmasında kullanılan toprak ak toprak de-nilen ve tahminen asbest içeren bir tür topraktır. Kuruduğunda, sıvandığı yüzeye kireçle badana yapılmış gibi beyaz renk verirdi. Yaşam mekanlarının duvarları bu toprakla badana yapılırdı. Evlerin zemini ise başka bir tür toprakla sıvanırdı. Bu Toprak, “Gâvur kalesi” denilen tepenin güney yamaçlarında bulunan bir ocaktan alınır, ezilerek balçık haline getirildikten sonra ince bir tabaka halinde yaşam alanlarının zeminine sürülürdü. Bu şekilde, toprak olan zeminin tozarak etrafa dağılması önlenmiş olurdu.

Ekim ve kasım ayları, arpa buğday ekiminin yapıldığı aydır. Ekin ekimi için sonbahar yağmurları beklenir. Yağmurun yağması ile birlikte toprak arzu edilen tava gelir gelmez, ekin ekilmeye baş-lanırdı.Yaklaşık kırk sene öncesine kadar tarımda makineleşme pek yaygın olmadığından hayvan gücünden istifade edilirdi. Hambat ovasının Çardak halkına ait olan kısımlarında sulu tarıma imkân verecek herhangi bir su kaynağı yoktur. Yağmur yağarsa verimli hasat alınabilir. Yoksa bazı kurak yıllarda el emeği bir yana, ekilen tohumun dahi alınamadığı görülmüştür. Ayrıca top-rağın, özellikle Acıgöl çevresindeki toprağın tuzlu olması her türlü tarımı olumsuz yönde etkile-yen etkenlerin en önemlisidir.

Yukarıda belirtildiği üzere Hambat toprağı pek verimli olmadığından, tarlalar bir yıl ekilir, bir yıl da dinlendirilmesi için nadasa bırakılır. Nadasa bırakılan tarla, bir defa güz mevsiminde, bir defa da bahar yağmurlarından sonra olmak üzere yılda en az iki defa sürülür. Bundan amaç, toprağın yağışlardan azami derecede istifadesi ve yabani otların imha edilmesidir. Toprak ekime bu şekil-de hazırlanır. Mevsiminde ekim yapıldıktan sonra, artık iş Allah’a kalmıştır. Bol yağış olursa ü-rün bereketli olacak, ekenin yüzü gülecektir. Kısaca, ekim ayında ekin ekildikten sonra çiftçi tar-laya mahalli tabirle “ekin orağı” denilen ekin biçme zamanı gider.

Kış ayları erkekler için adeta boş aylarıdır ama kadınlar bu mevsimde de boş durmazlar. Ev işlerinin yanında ahırdaki hayvanların bakımı, sağmal hayvanların sağılması, sütünün çeşitli şekillerde değerlendirilmesi, vb. işlerde arta kalan ( ! ) zamanlarında da yün eğirme, çorap, kazak, eldiven örme gibi kış giysilerinin üretimi de kadınların kışın yaptıkları işlerdendir.

Çardakta su şebekesi yanılmıyorsak 1969 yılında kurulup evlere su verilmeye başlandı. Bundan önce evlerde içme ve temizlikte kullanılan su, her mahallede bulunan çeşmelerden kovalarla evlere taşınırdı. Bu iş de kadınların yaptıkları işlerdendi. Bu çeşmelerin suları Maymun dağında bulunan ve “ göz” denilen mevkideki tek bir kaynaktan alınıyordu. Bu kaynağın, çok kurak yıllarda bile kurumadığını, sürekli ve bol su verdiğini yaşlılardan dinledik. Bugün mevcut nüfus için yetersiz kalan bu su, Hambat ovasında açılan kuyulardan alınan yeraltı suları ile karıştırılarak şebekeye verilmektedir. Çeşmelerde akan fazla sular mahalle halkının bahçe sulamasında kullanılır, bazen su nöbeti yüzünden kavgaların çıktığı da olurdu. Mahallelinin birbirlerine ile olan yakın akrabalıkları, bu kavgaların husumete varmasını önlemiştir.

Radyonun, Televizyonun pek yaygın olmadığı günlerde erkekler için sosyal muhit, kahvehaneler,
kadınlar için ise çeşme başları idi. Kahvehanelerde toplanan erkeklerin ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve neler ile vakit geçirdiklerini söylemeye gerek yoktur. Çünkü hadise dün nasıl cereyan etmiş ise bu gün de aynen cereyan etmektedir. Kadınlar için ise durum çok farklıdır.

Çardakta son zamanlarda (1960’lı yıllar) üç çeşme vardı. Musalı, Koltukçulu, tam ismini hatırlayamadık ama kalaycı mahallesindeki çeşme. Bu çeşmeler, mahalle halkının hem içme ve kullanma sularını aldığı, hem hayvanlarını suladığı ve bu sırada çeşme başı sohbetlerinin yapıldığı, günlük hadiselerin tartışıldığı, âşıkların kaçamak da olsa haberleşme fırsatı bulabildikleri sosyal mekânlar idi. Köydeki günlük olaylar, yani günlük dedikodular çeşme başlarında kadınlar arasında teati edilir, buradan tüm köy halkına yayılırdı. Kadınlar arasındaki bu koyu sohbetler, mahallenin ileri gelen ve nispeten yaşlı erkeklerinin gazabını celp eder,
Buradaki kadınları hiddetle azarlarlardı. Bu takdirde kadınlara düşen, başlarını eğerek sessizce evlerine dönmeleri idi. Çünkü o zamanın sosyal terbiyesi bunu icap ettirmekte idi. Bu gün, aynı şartlar mevcut olsa, aynı davranış hoş görülürmü? Sanmıyoruz.



Çeşmeden akan fazla sularla, mahalle halkının bahçeleri sulanırdı. Sulamada, centilmenliğe dayanan bir nöbet sistemi mevcut olsa da zaman zaman buna uyulmadığı, genellikle birbirlerine akraba olan mahalle kadınları arasında şiddetli kavgaların görüldüğünü eskiler naklediyorlar.

Her ev, geniş bir alan üzerine oturtulmuştur. Evin önü genişçe bir avlu, avlunun etrafında da ahır, samanlık, kümes, ekmek evi gibi tek katlı yapılar vardır. Avlu duvarının dışında kalan yaklaşık bir veya daha fazla dönümlük bir alan bahçe olarak düzenlenmiştir. Bu bahçelerde domates, fa-sulye, patlıcan, biber, soğan, sarımsak, kabak, salatalık vb. sebzeler ile kayısı, erik, nar, dut, iğde, armut, elma, incir, vişne, kiraz gibi meyveler de çeşni kabilinden yetiştirilirdi. Bu ürünleri her aile kendi ihtiyacı için üretir, ticari bir gaye güdülmezdi. Bunlar mevsiminde taze olarak tüketil-diği gibi, fasulye, patlıcan, biber gibi sebzeler ile armut, erik, elma, vişne gibi meyveler de kuru-tularak kışın tüketilirdi. Bahçe sulamasında kullanılan su, yine “göz” denilen mevkiden gelirdi. Bu sudan çeşmelere verildikten sonra artan bol miktardaki su nöbetleşe olarak bahçelere verilirdi. Sulama nöbeti her bahçeye yaklaşık on beş günde gelirdi. Su dağıtım işi, köy meclisi tarafından genellikle yoksul bir aileye düşük bir ücretle verilir, bu aile de köyün bütün bahçelerine maktu bir ücret karşılığında su verirdi. Bu işe bakan kişiye “civar” denirdi. Civarlar mevsimlik tutulurdu.

22 Aralık 2008 Pazartesi

Çardak Türkmenlerinde Doğum ile İlgili Gelenek ve Görenekler

DOĞUM İLE İLGİLİ GELENEK VE GÖRENEKLER

Düğünden birkaç hafta sonra ilgili ilgisiz, birçok kadın, kaynanaya bir münasebetle “gelinin daha bir şeyinin“ olup olmadığını -güya kimse duymasın diye- yavaşça sorarlardı. Bu “bir şey” den kasıt, gelinin hamile olup olmadığı idi. Eğer gelin hamile ise işler yolundadır. Ayrıca, doğacak bebek ailenin ilk torunu olacak ise, gelin özel bir ilgi ve ihtimam görür, hamileliğinin keyfini sürerdi.

Hamilelikten önce veya hamileliğin başlarında doğacak bebek için giysiler hazırlamak, çeşitli
eşyalar almak uğursuz addedilmiştir.

Hamileliğin sonlarına doğru, nineler, teyzeler ve halalar doğacak bebeğe elde çeşitli giysiler hazırlamağa başlarlar. Bu giysiler gerçekten pek sanatkârane, el emeği göz nuru giysilerdir. Bunların örnekleri bazı evlerde, sandıklarda hala muhafaza edilmekte olsa gerektir.

Bundan elli altmış sene önce, köylerde ve hatta kasabalarda değil doktor, bir sağlık memuru veya bir ebe bulabilmek pek mümkün değildi. Bu nedenle ebelik işi, bu işte ehil olan nispeten yaşlı hanımlar tarafından yapılmakta idi. Bu hanımlardan ikisini tanıyoruz. Biri Çardak’ın “Köçmen Nene”si olan Hatice nine, diğeri de “Kör Emine “lakabıyla bilinen Emine Taşel idi. Köçmen nene 1955 Bulgaristan Muhaciri idi. Bu nedenle asıl ismi adeta unutulmuş, Çardak ağzı ile “Köçmen nene” olarak bilinir olmuştur. Bunların her ikisi de pek muhterem ve hamiyetperver hanımlar olup, halkın sevgisini kazanmışlardı.

Doğum sancıları başladığında derhal bu hanımlardan birisi çağırılır, o da her işin bırakıp yardıma koşardı.

Yeni doğan çocuk yıkandıktan sonra, teninin kokmaması için vücudu tuz ile ovulurdu. Eskiden, Çocuğun göbeği kesildikten sonra, dinine bağlı olsun diye cami avlusuna gömülürmüş. Biz böyle bir olaya şahit olmadık.

Çocuk doğumdan sonra eli ayağı, kısaca bütün vücudunu sıkıca saracak şekilde kundak bezi ile kundaklanarak annesine verilir. Bugün olduğu gibi kullanılıp atılan bezler olmadığından, eskiden
bebek altını ıslattığında, çocuğun rahatsız olmaması için toprakla kundaklanırdı. Bunun için gerekli toprak da “Karatoprak” denilen mevkiden kazılır, içindeki zararlı maddeler elekten geçi-rilerek atıldıktan sonra kullanıma hazır hale getirilirdi. Kundak için kullanılmadan önce de, bir kapta ısıtılır, bu şekilde çocuğun rahatsız olmaması sağlanırdı.

Doğan çocuk oğlan ise, ailenin sevinci daha bir başkadır. Ancak yine de kız veya oğlan, çocuğun cinsiyetinin mesele yapıldığına şahit olmadık.

İlk çocuğun adı, genellikle ailenin büyüğü olan dede tarafından konurdu. Seçilen isimler, daha önce vefat etmiş aile büyüklerinin isimleri olduğu gibi, “umumi arzu” üzerine yaşayan aile büyüklerinin isimleri de olurdu. Ayrıca, o günlerde ünlü olan siyasi ve asker kişilerin isimlerinin
de çocuklara isim olarak verildiği sık rastlanan hadiselerdendir. Bunlara örnek olarak Rıza Bey’in çocuklarına, o günlerde pek ünlü olan meşrutiyet kahramanlarının isimlerini verdiğini görmekteyiz. Bunlar; Resneli Niyazi Bey, Enver Paşa ve o günlerin sadrazamı olan Sait Paşanın isimleridir.

Bütün bunlara rağmen Çardak halkının isim haznesi konusunda zayıf olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü istatistik tutulacak olsa, halkın taşıdığı isimler genellikle elliyi geçmez. Bunların da çoğunluğunu Mehmet (Muhammet değil!..), Ali, Hüseyin, İsmail, İbrahim, Fatma, Ayşe, Hatice gibi Arapça kökenli isimler ile Sulur, Döndü, Durdu, Eşe, gibi Türkçe isimlerdir.
Şurası ilginçtir ki, Koltukçulu’da, daha doğrusu Topaloğlu sülalesinde (Ramazan, Recep, Abdullah, Abdurrahman) gibi Arapça kökenli isim taşıyan bir kimseye tesadüf etmedik.

Çocuğun ismi, ailenin büyüğü tarafından veya bu maksatla eve davet edilen cami imamının, çocuğun kulağına ezan okuyarak ismini söylemesi ile konur. Akabinde bir dua ile bu merasim sona erer.

Çocuğun dişleri çıktığında, bunu ilk gören çocuğa hediye alır. Ayrıca buğday veya mısırdan “diş hediği” kaynatılarak mahalleliye dağıtılırdı.

Çocuklar genellikle dokuz aylık olduklarında yürümeye başlarlar. Yürümekte geciken çocuklar için “köstek kesme” merasimi yapılır. Cuma günü, ezandan önce çocuğun ayakları ip ile bağlanır, ezan okunmaya başladığında bu ip çocuğun bir an önce yürümesi için dua edilerek kesilirdi.

Doğumdan sonra, konu komşu, uzak yakın akrabalar, eş dost “ çeşitli hediyelerle “çocuk görmeye” gelirlerdi. Bu hediyeler genellikle, çocuk giysisi, para, altın vb. şeylerdi.

Doğumdan sonra kırk gün geçmedikçe, bebek evden dışarıya çıkarılmazdı. Buna “kırk çıkarma”
denirdi. Çocuğun kırkı çıktıktan sonra da, çocuk görmeye gelenlere iade-i ziyaret babında çocuk gezdirilirdi. Bu adetler halen yaşamaktadır.

çardak'ta evlenme merasimleri, düğünler

ÇARDAK’TA EVLENME MERASİMLERİ, DÜĞÜNLER

İsmail Hakkı SAYIN
Çardak’ta evlenmeler her yerde olduğu gibi, hem görücü usulü ile hem de gençlerin birbirlerini bir vesile ile görüp beğenmeleri ile olurdu. Birbirini görerek beğenen gençler aile büyüklerine bu ilişkilerini açmadan bir müddet sürdürürler, uygun bir zamanda -genellikle erkek- ailesine açardı. Tabi iş bu raddeye gelene kadar gizli kapaklı görüşmeler, buluşmalar ve mektuplaşmalarla ilişki canlı tutulurdu. Sevgililer arasında haberleşmeyi, genellikle oğlanın veya kızın, sır tutmasını bi-len yakın bir arkadaşı veya yaşlı nineler ve yetişme çağındaki genç çocuklar sağlarlardı. Gençler arasında mektup getirip götürenlerin toplumda pek hoş görülmediğini ve bunları aşağılamak için de bu kişilere, haber getirip götüren anlamında “çaça” denildiğini de laf arasında belirtelim. Bu haberleşmenin yapılamadığı zamanlarda da Akla hayale gelmeyecek usullere başvurulurdu ki, bu mektuplaşmalara hayvanların da alet edildiği görülmüştür. Bunun nasıl yapıldığını ileride bir vesile ile anlatmak isteriz.

Gençler arasındaki gizli kapaklı görüşüp buluşmalar ilerleyip, ilişkiler “aşka” dönüştüğünde
Durum genellikle annelere açılır. Anneler kızı veya oğlanı beğenir ise mesele yoktur, ancak beğenmediğinde ise oğlanın annesini ve dolayısıyla babasını ikna etmesi gerekir ki bu da bazen oldukça uzun bir zaman alır. Gençler ailelerini ikna edemezlerse tek çare kalır o da; birlikte kaçarak emri vaki yapmak. Biz olayın bu veçhesinden ziyade sorunsuz olanını tercih ederek evlenme merasimini hikâye edelim.

Genellikle oğlan evi, önce kız evine, söz söylemesini bilen akrabadan yaşlı bir kadını, çevreye duyurmadan elçi olarak gönderir. Kıza talip olunduğu bu şekilde iletilmiş olur. Kız tarafının cevabı olumsuz olacak ise, elçi kadın “ben gelmedim, siz de duymadınız” diyerek olayın gizli tutulmasını rica eder. Eğer kız tarafının cevabı olumlu olacak ise, “buyursunlar “ denilerek elçi ile haber gönderilir. Olay bu aşamada da gizli tutulmaktadır. Oğlan tarafından kaynana, varsa görümce ve elçi kadın, kız evine bir gece “kız istemeye” giderler. Kız evi naz evi olduğundan yine hemen cevap verilmez. “Düşünelim, kızın fikrini soralım, danışalım” gibi sudan bahanelerle kesin bir cevap vermezler. Bu arada “kurban olsun, oğlunuzdan iyisine mi vereceğiz.” gibi sözlerle oğlan tarafını onore etmeyi de unutmazlar. Kız evi birkaç gün sonra oğlan evine hatırı sayılan yaşlı bir kadın akraba ile haber gönderirler. Cevap olumlu ise “buyursunlar” denir. Cevap olumsuz ise “kusura bakmasınlar kızın gönlü yok” bahanesine sığınılır. Kız tarafından olumlu cevap geldiğinde durum mahalleliye duyurulur. “Kız bitirme” yani söz kesme için bir gün kararlaştırılır. Kız bitirmeye, kız ve oğlan tarafları komşularına, uzak ve yakın akrabalarına haber vererek bu merasime davet ederler. Bu merasime mahalle camisinin imamı da çağrılır. Genellikle akşam namazından sonra, yatsı namazından önce davetliler ile birlikte topluca kız evine gidilir. Kısaca hoş beşden sonra asıl konuya geçilir. Olay böylece resmen duyurulmuş olur. Davetli hoca dua eder. Bu duadan sonra davetlilere lokum ve bisküvi ikram edilir. Kolonya tutulur. Daha sonra cemaat dağılır. Eskiden kız bitirme sırasında oğlan babası tarafından minder altına, o zamanki rayice göre “selamünaleyküm” akçesi konurdu. Bu adet şimdilerde ortadan kalkmış görünüyor. Kız bitirme merasiminde takı takılmazdı.

Bu şekilde evliliğe ilk adım atılmış olur. Bundan sonra nişan takılacaktır. Çocukluğumuzda bu merasimin sadece kadınlar arasında yapıldığını hatırlıyoruz. Nişandan önce kız ve oğlan tarafları birlikte Denizliye nişan esvabı görmeye gelirler. Nişanda kızın giyeceği giysiler ve takılacak ta-kılar kızın beğenisi de dikkate alınarak satın alınır. Nişandan önce bu takılar, görmek isteyen herkese gösterilir. Nişan eskiden genellikle Perşembe günü öğleden sonra kız evinde ve sadece kadınların iştirakiyle yapılırdı. Nişan merasiminde, işinin ehli olan kadınlar tef çalarak, türkü söyleyerek davetlileri coştururlarken, davetlilere siniler içerisinde çerezler meyveler ikram edilirdi. Bunlar yenildikten sonra çerez sinilerinin içerisine bozuk paralar bırakılır, Oyunlar oynanır. Oğlan tarafı da takı takardı.

Eskiden, laf olur diye genç kızlar nişanlılarına görünmemeyi tercih ederlerdi. Buna rağmen dü-ğünlerde, çeşme başlarında ve başka uygun ortamlarda görüşebilmek için çeşitli fırsatlar yarat-tıklarını da ayrıca belirtmeye lüzum yoktur.

Sonbahar mevsimi, düğün mevsimidir. Yaşlı kadınlar, genç bekârlara biraz da şakayla karışık “ömrün uzun, düğünün güzün olsun” diye dua ederlerdi. Sonbahar mevsimi, ürünün hasat edilip pazara çıkarıldığı ve dolayısıyla halkın ekonomik olarak rahat olduğu bir mevsimdir. Çünkü har-man kaldırılmış, bağ bozulmuş, ürünler satılarak paraya çevrilmiştir. Bu nedenle sonbahar mevsi-mi, düğün dernek için ekonomik olarak en uygun zamandır.

Düğün günü kararlaştırılırken aynı haftada birden çok düğünün olmamasına da dikkat edilirdi.

Düğün günü kararlaştırıldıktan sonra taraflar hazırlıklarını yapmaya başlarlardı. Düğünde ikram edilecek yiyecekler stoklanır, okuluklar alınır, kesilecek hayvanlar sürüden ayrılarak özel besiye alınırdı.

Düğünden yaklaşık on gün önce, yakın akrabaların da katılımıyla Denizli’ye düğün esvabı gör-meye” gelinirdi. Düğün ile yeni bir ev kurulmuş olacağından, bir evin neye ihtiyacı varsa onlar satın alınırdı. Satın alınan eşyalardan birkaçını saymakta fayda var. Birkaç sandalye, bakır kap kacak ve diğer mutfak eşyası, kazan, hamur leğeni, itaa denilen ve yufka ekmek yapılırken alta serilen yaygı, senit denilen hamur tahtası, saç, sini, karyola, boy aynası, cihaz sandığı, gelin ve damat tarafının, damat ve gelin kıza aldıkları giysiler, giysilik kumaşlar, düğün yemeğinde ihti-yaç duyulacak, yağ, şeker, pirinç, baharat vb. şeylerdir. Halı ve kilim çok önceden evlerde doku-nur veya satın alınmış olurdu. Bunların miktar ve kalitesi, ailelerin ekonomik kudretleri ile oran-tılıdır.

Satın alınan bu eşyalar köye getirildiğinde herkesin görüşüne açık olur, konu komşu alınan eş-yaları özellikle görmeye gelirlerdi. Düğün hazırlıkları en az on beş gün öncesinden başlardı. Davetiyeler düğünden bir hafta öncesinden dağıtılırdı. Davetiyenin adı Çardakta, “okuluk” idi. Okuluk olarak anne baba, kardeş, hala teyze, amca dayı gibi yakın akrabalara gömlek, entarilik basma, eteklik gibi manifatura mamülatı, diğer dost ve tanıdıklara ise yağlık, havlu dağıtılırdı. Kâğıt davetiye, Çardakta adet olmamıştır. Dağıtan birkaç kişi de küçümsenmiştir. Çarşamba veya Perşembe günü damadın arkadaşları, kendi eşekleri ile dağa düğün odunu getirmeğe giderlerdi. Bunlar, sabah düğün sahiplerince özel kumanyalar hazırlanarak dağa yolcu edilir, dönüşlerinde ise davul zurna ile ve kalabalık bir grup ile karşılamaya çıkılırdı. Karşılamaya giden gençlerden birisi çeşitli renk ve desenlerde oyalı yazma ve yemenilerle süslenmiş bayrak taşır, oduncular “yortu” denilen mevkiide karşılandıktan sonra hep birlikte düğün evine dönülürdü. Getirilen odunların bir kısmı doğrudan kız evine yıkılırdı. Odundan gelen gençlere düğün evinde yemek verilir, bazı bilmiş yaşlı nineler de bu gençlere “dağda odunu, evde kadını güzel “ diyerek iltifat ederlerdi. Odun parçalama işi “odun yarma” olarak adlandırılır. Odun yarma işinde zorlananlara da “odun budaktan, güzel dudaktan yarılır” denilerek yol gösterilirdi.

Perşembe günü baklava günü idi. Mahallede baklavalık yufka açmasını bilen maharetli kadınlar, düğün evinde toplanarak hep birlikte ve coşku içinde on beş yirmi sini baklava açarlardı. Baklava açma işi akşama doğru biter, siniler fırına genellikle genç kızlar ve gelinlerin başlarında ve davul zurna eşliğinde istasyonda bulunan fırına pişirilmeye götürülürdü. Baklavalar fırında pişerken, davul zurna da çeşitli oyun havaları çalar ortamı şenlendirirdi. Pişirme işlemi bittikten sonra yine aynı minval üzere düğün evine dönülürdü. Grup düğün evine döndüğünde baklava işini iyi bilen yaşlı bir kadın -ki genellikle düğün evini aşçısıdır- sinilere şıraları döker, sonra da baklavalar serin bir odada dinlenmeye alınırdı. Bu oda kilitli tutulur, kilidi bu işe memur edilen akrabadan bir kadının elinde olurdu.

Resmi nikâh genellikle Perşembe günü yapılırdı. Eski medeni kanuna göre hazırlıkları çok önce-den başlatılan nikâh işlemi de Perşembe günü nikâhın kıyılması ile sona ererdi. Nikâh işlemi şim-dilerde olduğu gibi fazla bir merasime tabi olmazdı. Kızın ve oğlanın ebeveynleri ile birkaç yakın akraba nikâhta hazır bulunur, kız ve oğlan taraflarının aile büyüklerinden birisi nikâh şahidi olur-du. Nikâh merasimi sona erdikten sonra taraflar evlerine dönerlerdi.

Cuma günü öğleden sonra davul zurnanın çalınmaya başlaması ile herkesin görebileceği bir yere bayrak asılırdı. Bayrak, o evin düğün evi olduğunun alâmetifarikasıdır. Bu şekilde düğünün res-men başladığı da ilan edilmiş olurdu. Davul zurna lafı, sözün gelişi olarak söylenmiştir. Çardakta düğünlerde zurnanın çalındığını duymadık. Düğünlerde, Avdanlı İbiş dayı ve ekibi çalardı. Or-kestrada, zilli davul, iki adet klarnet. Büğlü denilen trompet ve bir adet de trampet olurdu. Büğlü-yü, Büğlücü Osman lakabıyla anılan Osman Sarı, klarnetleri ise İbrahim Özbay (İbiş Dayı) ile oğlu çalardı. Davul çalan kişinin adını hatırlayamadık. Bu kişiler, işlerinin ehli olan sanatkâr in-sanlardı. Düğünlerde yerine göre, zeybek ve teke zortlatma havaları ile o günlerde meşhur olan şarkı ve türküler ve hatta marşlar icra ederlerdi. Köroğlu ve cenk havaları da repertuarlarında bu-lunurdu. Bu ekibin çaldığı parçalar içinde bizi en çok etkileyeni, gelin alma havası da denilen “gelin ağlatan” havasıdır. Bu hava adından da anlaşılacağı üzere gelin alma sırasında çalınır ki çok duygulu bir parçadır. İnsanın içini titretir. Bu hava meşhur Cezayir havalarının Çardak var-yasyonu olup, dinlediklerimiz içerisinde en güzel olanıdır. Maalesef notaya alınmadığından ve bu parçayı icra edenler de bugün terki hayat ettiklerinden tamamen unutulmaya yüz tutmuştur.

Neyse yine konuya dönelim, ikindi namazından sonra davul zurna eşliğinde gençler ve kadınlar kız evine de uğrayarak dövmelikleri alıp dövme dövmeye giderlerdi. Dövme işi biraz güç ve kuvvet gerektirdiğinden bu iş delikanlılara göre idi. Kendisini göstermek isteyen gençler şevkle çalışırlar, tokmağı şevkle sokkuya vururlardı. Tokmağın her vuruluşundan sonra soku başında duran bir kadın, çok seri bir şekilde, sokudan sıçrayan buğday tanelerini sokunun içerisine iter-ken bir taraftan da taneleri alt üst ederek buğdayın eşit bir şekilde dövülmesini sağlardı.

Soku, bugün Anadolu’nun her köyünde görülen ve herkesin istifadesine açık olan içi oyuk, uy-gun büyüklükte yekpare bir taştır. Bunlarda keşkeklik buğday, kurutulmuş biber, tuz, vb. şeyler dövülürdü. Dövmede kullanılan tokmak ise, sokunun bulunduğu yere yakın bir şahsın evinde muhafaza edilirdi. Çardakta, dört yerde soku taşı vardı. Bunlar, Koltukçulu mahallesinde, Musalı Mahallesinde, Kalaycı mahallesinde ve istasyon mahallesindeki meydanlarda bulunurdu ki, ha-len de aynı yerlerinde durmakta ve zaman zaman da aynı işleri görmeye devam etmektedir.

Dövme dövüldükten sonra düğün evine dönülür, ertesi gün yapılacak yemeklerin hazırlıklarına girişilirdi. Yemek yapma işleri kadınlara ait bir iş idi ve aşçı da istisnasız yaşlı bir kadındı. Bun-lardan tanıdıklarımız; Keziban Özkan, Selver Erdoğan, Fadime Sivrikaya, Fadime Güdücü, Me-dine Selçuk idi. Bunlardan birisi dışındakiler bugün itibariyle terki hayat etmişlerdir. Düğünlerde yapılan yemekler; etli nohut, yaprak sarması, keşkek çorbası ve Baklava idi. Yaprak sarması ime-ce usulü ile yapılırdı. Sarma harcı ve haşlanmış asma yaprakları, kadınların önlerine konur, neşe içinde ve en az iki kazan yapılırdı. Keşkek çorbasının yapılışı da ayrı bir özen isterdi. Bu hazırlık çalışmaları gece yarısına kadar devam eder, daha sonra herkes evlerine dağılırdı. Düğün sahiple-ri ve aşçı kadın, sabah ezanı ile birlikte kalkar, akşamdan hazırlanan yemeklik malzeme ocağa vurur, yemeği öğleye hazır ederdi.

Bu sırada düğün sahibinin kırgın veya küs olmasından dolayı düğün davetine icabet etmeyen ya-kın akrabalara davul zurna ile elçi gönderilirdi. Pek yaygın bir adet olmasa da bir düğünde şahit olduğumuz ilginç bir olay idi ki, zikretmeden geçemedik.

Posta treni, Afyon Denizli istikametinden kuşluk vaktinde Çardağa gelirdi. Bu tren ile gelecek olan okucuları karşılamak üzere davul zurna, trenin geleceği saatte istasyonda hazır bulunur, gelen davetliler ile birlikte düğün evine dönerdi. Okucular kafile halinde düğün evine geldikle-rinde, düğün sahipleri ve orada bulunan diğer yakınları tarafından karşılanır, kısa bir hoş beşden sonra öğle yemeğine alınırlardı. Yemekten sonra davul zurna genellikle o gün revaçta olan hava-ları çalarken kadınlar da ikinkiye doğru kız evine götürülecek olan kınanın hazırlıklarına başlar-lardı. Saat üçe doğru kına alayı davetliler ile birlikte kız evine doğru harekete geçer, davul zurna yol boyunca Köroğlu havaları çalarak ve gençler de oynayarak neşe içerisinde kız evine varılırdı. Kız evinde davul zurna uygun bir mekâna geçer, oyun havaları çalmaya devam ederdi. Bu sırada kadınlar, getirdikleri kına ve diğer armağanları kız evine teslim ederler daha sonra dışarıda oyna-yan gençleri seyre çıkarlardı. Çardak düğünlerinde, kadınların ve erkeklerin birlikte oyun oyna-maları adetten değildi. Gençler oyun oynarken kadınlar ve genç kızlar dam üstlerinde veya kendi-lerine tahsis edilen mekânlarda topluca oyunları seyrederlerdi. Oynayan gençlerin akraba ve arkadaşları oyun oynarlarken para çevirirlerdi. Para çevirme, davulcuya bahşiş mahiyetinde idi. Bir kısım gençler oyun oynarlarken bir kısmı da hem oynayanları seyreder hem de dam üstlerindeki genç kızları kaçamak bakışlarla süzerlerdi. Kızların da bu bakışlara bigâne kaldığı söylenemez. Zira buradaki görüşmeler, kesişmeler bir aşkın tevlidine sebep olacak mahiyette idi. Buradaki bakışmalarda, şimdilerdeki tabirle elektrik alınmışsa devreye “çaça” lar girerdi.

Kız evindeki bu gündüz eğlencesi ikindi sonrasına kadar devam ettikten sonra oğlan evine avdet edilirdi. Konuklara sunulan akşam yemeğinden sonra içki içenlere içki ikram edilirdi. İçki içenler için ayrı yerler tahsis edilir, düğün sahiplerinin iz’an ve kudretine göre sırf bu gece için kiralanan keman, klarnet ve cümbüş gibi ince saz ekibi içki içenleri eğlendirirdi. İçki içenlerin kafaları saat dokuza doğru dumanlanırken, kız evine kına yakmaya gitmek için davul zurna da acele edin der-cesine “kalk gidelim” havası vurmaya başlardı. Bu havanın duyulması ile birlikte davetliler yavaş yavaş düğün evinin avlusunda toparlanır ve kına alayı neşe içerisinde yola koyulurdu. Seyir ha-linde iken davul zurna Köroğlu ve teke zortlatma havaları çalar, içki ile çakırkeyif olan gençler biraz da mübalağalı hareketlerle oynayarak, zıplayarak ve naralar atarak kız evinin yolunu tutar-lardı. Düğün alayı yolda katılanlarla birlikte biraz daha kalabalıklaşır, cemm- i gafur halinde kız evine ulaşılırdı. Buradaki eğlence iki, İki buçuk saat kadar sürerdi. Önce çekingen davranan da-vetliler, düğün sahiplerinin ısrarlı davetleri ile ve biraz da sıkılarak oyuna çıkarlarken zaman ilerledikçe bu sıkılganlık yerini coşkuya bırakırdı.

Dışarıda bu eğlence devam ederken, içeride de kadınların kendi aralarında kına gecesi eğlencesi de devam etmektedir. Yukarıda adlarını saydığımız veya sayamadığımız yetenekli tefçi kadınlar türkülerle ve oyun havaları ile çevreyi coşturmaktadır. Bir zaman böyle devam eden muhabbet ortamı, kına merasimi ile kesilmektedir. Burada, tef çalıp türkü okuyan kadınlar sanatlarını gös-termektedirler. Bunların söyledikleri hüzünlü kına havaları ile hem gelin kızı, hem annesini ve hem de davetlileri ağlatmakta, bir taraftan da geline kına yakılmaktadır. Bu arada da kına gecesi-ne iştirak eden hanımlara da kına dağıtılmaktadır. Bu merasimden sonra kadınlar, dışarıdaki eğ-lenceyi izleyebilecekleri bir yere çıkarak manzarayı “seyre dalarlar”.


Yaşlı genç herkes oyuna çağrılır, genellikle bu çağrı cevapsız kalmazdı. Her oyuna çıkanın akraba ve yakın arkadaşları oynayana para çevirirlerdi. Oyunlar tek tek olduğu gibi, çağrı üzerine dünürler, kayın biraderler, dayılar, amcalar vb. gruplar halinde de oynanırdı. Çardak düğünlerinde oynanan oyunlarda dünden bugüne pek fazla değişiklik görülmemiştir. Yani dün hangi oyunlar oynanıyorsa bu gün de aynı oyunlar oynanmaktadır. Ancak maharet gerektiren, pek az kişinin bildiği oyunlar bugün oynanmamaktadır. Unutulduklarını söylemek de mümkündür. Bunlardan bizim hatırladıklarımız; kirman oyunu. Feraye zeybeği ve topal oyunudur. Kirman oyunu teke zortlatma türünden bir oyundur. Ancak figürler farklıdır. Topal oyunu ise yanılmıyorsak esas olarak Eskişehir yöresine ait bir oyundur. Bu oyunu merhum Avdanlı İbiş dayı oynardı.

Kına gecelerinde seyirlik oyunların da oynandığını hatırlıyoruz. Eskiden daha yaygın oynandığını yaşlılarımızdan duyduk. Bu tür oyunların içerisinde en yaydın olan seyirlik oyun “Arap Oyunu” dur.. Bu oyunlar yaklaşık kırk yıldır oynanmıyor.

Kına gecesinin sonlarına doğru, damat ile sağdıcı oyuna çıkar. Davul zurna “harmandalı “ zeybeğini çalar. Damat bilse de bilmese de bu oyuna çıkmak zorundadır. Bu oyunda davetliler damada para iğnelerler. Daha sonra damadın arkadaşları da bu oyuna iştirak ederler. Bu oyundan sonra kına gecesinin bittiğini davul zurna “kalk gidelim” havası ile duyurur. Bu havayı duyan davetliler de yavaş yavaş evlerinin yolunu tutarlar.

Not düşmek bakımından belirtmeden geçemiyeceğimiz bir husus da, eskiden Çardak düğünlerinde At yarışlarının yapıldığı ve cirit oynandığıdır. Yaklaşık yüz kırk yıl önce vefat eden Hacı İsmail Ağa oğlu Ali Ağa’nın cirit oynarken öldüğü bu güne gelen rivayetler arasındadır. Düğünlerde yapılan cirit oyunlarında, at yarışlarında ve güreşlerde kazananların ödülü düğün sahibinin kudretine göre bir büyük baş veya küçükbaş hayvan olduğu söylenir. Pazar günü gelin alma günüdür. Sabah mutad işler görülürken kuşluk vakti bir berber damadı traş etmeye gelirdi. Bu traş işi de mutat bir merasimle icra edilir, berber traş için ücret almaz, hatırı sayılır bir bahşiş verilirdi. Damat, traştan sonra damatlıklarını giyerek konuklar arasında dolaşır, gelenleri karşılar, tebrikleri kabul ederdi. Kız evinde ise gelinin cehizi, herkesin görmesi için sergiye çıkardı.

Gelin günü, davetliler de hediyelerini kız veya oğlanın ailesine teslim ederlerdi. Bu hediyeler, tabak çanak türünden olduğu kadar para ve Cumhuriyet altını türünden de olurdu. Tabak çanak, sini, tepsi vb hediyeler, düğün sahiplerine “hayırlı olsun” dileği ile teslim edilirken, genellikle gelin ve damadın yakın akrabaları, para ve altın türünden hediyelerini, gelin veya damadın yakasına iğnelerlerdi. Bu hediyeler uygun bir zamanda ve uygun bir yerde çıkarılarak düğün sahiplerine teslim edilirdi.

Öğleden sonra, damat ve kalabalık bir grup davul zurna eşliğinde Cemallı mahallesindeki “Kava-ğın altı”na giderlerdi. Kavağın altı denilen yer Çardağın en eski kahvehanesidir. Söz konusu kah-vehane, Önündeki yaşlı çınar ağaçları nedeniyle bu isimle anılmıştır. Sıcak yaz günlerinde serin ve rüzgârlı havası ile sıcaktan bunalanların tek sığınağıdır bu mekân. İşte burada hava ve mevsim uygun ise düğünün son günü öğleden sonra, düğünün şerefine gençler güreş tutarlardı ve bu güreşler oldukça iddialı geçerdi. Hoş, bizim gençlik çağımızda bu adet ortadan kalkmak üzere idi ve bu gün tamamen ortadan kalkmıştır. Bu güreşler sırasında, güreşenleri coşturmak ve havaya sokmak için davul zurna genellikle pehlivan havaları ve köroğlu havaları çalardı Düğün sahibi, güreşin galibine bir armağan verirdi.

İkindiye doğru güreş alayı düğün evine avdet eder, hazırlıklar tamam olduktan sonra tüm davetlilerin iştiraki ile oluşan kalabalık coşku içinde kız evine gelin almaya giderlerdi. Yol boyunca gençler Davul zurnanın çaldığı oyun havaları eşliğinde oynayarak kız evine gelinirdi. Bu alayda sadece damat ve kaynana süslenmiş gelin arabası ile kız evine gelirlerdi. Kız evinde davul zurna genellikle kıvrak ve coşkulu havaları çalardı. Bu sırada içeride gelin, baba evini terk edeceği bu dakikalarda gözyaşları içerisinde ailesiyle vedalaşır, babası, yoksa en büyük erkek kardeşi gelinin belini kırmızı bir kurdela ile bağlardı. Damat ve yakın akrabaları da, gelini almak üzere vedalaşmanın bitmesini kapıda beklerlerdi. Kızın babası veya kardeşi gelini elinden tutarak damada teslim eder, damat da orada bulunan yaşlıların ellerini öperek gelin ile birlikte “gelin arabasına” binerler. Gelin arabasının arka koltuğunu gelin, damat ve kaynana, ön koltuğu ise genellikle görümce işgal ederdi. Gelin arabası hareket ederken gelinin akrabaları, arabanın üzerine buğday, şeker, madeni para saçarlardı. Bu dakikalarda. Davul zurna da “gelin alma”, yahut gelin ağlatma” havası çalmaktadır. Yukarıda belirtildiği üzere bu içli ezgi, sadece Çardağa özgü olacak kadar orijinaldir. Esas itibariyle Cezayir havasıdır. Bilindiği üzere bu Cezayir Türküleri, Cezayir’in Osmanlı’nın elinden çıkması üzerine yakılmış baştan sona hüzün dolu ezgilerdir ki, Çardak gibi birçok yerlerde “gelin alma” havası olarak da icra edilmektedir.

Gelin alınmadan önce, gelinin cehizi arabalarla veya son zamanlarda olduğu gibi traktör römork-ku ile yeni evlilere tahsis edilen eve taşınır, kız evinden bazı yakın akraba kadınlar eşya ile birlik-te giderler, eşyaları yeni eve yerleştirirlerdi. Dolayısıyla gelin oğlan evine geldiğinde yeni evliler bu eve yerleşirlerdi. Bu ev, genellikle baba evinin bir odası olurdu.

Gelin, kız evinden alındıktan sonra oğlan tarafı kalabalık bir grupla birlikte oğlan evinin yolunu tutardı. Oğlan evine gelindiğinde, gelini karşılama sırasında gelin ve damat arabadan inmez, ka-yın baba ve kaynanadan “indirmelik” verilmesini bekler, indirmelik alındıktan sonra arabadan i-nerlerdi. İndirmelik olarak yeni evlilere tarla, bahçe, büyük veya küçükbaş hayvan vaad edilirdi. Vaad edilirdi diyoruz, çünkü burada verilen sözün yerine getirilmediği de çok olmuştur.

Yeni evliler arabadan indikten sonra gelin ve damat yeni evlerine geçerler, bir şerbet içildikten sonra damat dışarı çıkar, sağdıcı ve arkadaşları ile birlikte “güvey durma” merasiminin yapılacağı yere gidilirdi. “Güvey durma” âdeti çok eski bir adettir. Uygun bir yere seccade serilir, damat ve sağdıcı bu seccadenin bir yerinde kıbleye doğru dururlar, bu esnada bir hoca dua okur, “âmin” dendikten sonra damada burada da para iğnelerlerdi. Bu iş de bittikten sonra damat arkadaşları ile bir arkadaşının evine giderdi. Burada akşamın olması beklenir, akşam olunca kendi evine döner, akşam yemeği yendikten sonra yaşlı bir akraba ile birlikte yatsı namazına giderdi. Namazdan hoca ile birlikte dönülür, kısa bir dinlenmeden sonra çiftin dini nikahı bu hoca tarafından cari adetlere göre kıyılırdı.. Nikâh kıyıldıktan sonra konuklara bir bozulmamış bir tepsi baklava ikram edilirdi. Baklavalar yenildikten sonra gelin ve damat odalarına çekilirlerdi.

Pazartesi günü duvak günüdür. Bu merasime kadınlar iştirak ederler. Bu merasim düğünün son merasimidir, artık düğün bitmiş yeni bir yuva kurulmuştur.

Yeni gelin, kayın baba ve ailenin büyükleri ile konuşmazsa bu duruma “gelinlik etme” denir. O kişiler, geline birer hediye alarak bu duruma son verirlerdi.